Hatırlama Macerası

Ari

  • Yazarın sesinden Türkçe metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.
  • Arı, Müge İplikçi
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Türk yazar Müge İplikçi’nin bir kısa öyküsü.

Mırıldandı: “Arı işte! Ah oğul ah!”

Kadın bekledi. Dünden beri ateşi düşmeyen çocuğun alnında gezdirdi ellerini. Saatlerdir sırtında taşıyordu bu ateş yükünü. Ancak bezgin soluğu buraya kadar izin vermişti. Yürüyüşe bu şekilde devam edemeyeceklerdi besbelli. Keşke burada bitseydi! İçin için bunu istiyordu kadın. Yorgundu, ölesiye yorgun, bir deri bir kemik kalmıştı. Bir de üstüne bu! Kendini zor taşırken bir de çocuğu sırtında taşımıştı. Ama bitmişti. Şimdi beklemeliydi. Beklemeli.

Hiç değilse çocuk tekrar ayağa kalkıncaya kadar… Ağustos sıcağının cılız bir ceviz ağacına vuran harlı gölgesi altında çocuğun bedenine sinen ateşi gördü. Derken sesler. Soluksuzca ötüyordu cırcır böcekleri. Babaanne “biz de kalalım” dese de “yok” demişti kadın, “hele biraz soluklanalım da, sonrasında yetişiriz biz size.”

Babaanne her zamanki gibiydi. Çok iyi, koruyan, kollayan. Hep öyleydi. Kanatsız melek. Kadının altında ezildiği altın bir kalbi vardı babaannenin; çoğunlukla kadını boğan, kadını yok eden. Hele herkes gittikten, ölümler ölümleri, yas haberleri yas haberlerini kovaladıktan sonra; evin içinde bir başlarına kaldıklarında. Bir kayınvalide gibi değil de bir anne gibi, yaşlı bir kadın gibi değil de akranı gibi, kocasının annesi gibi değil de öz be öz bir yakını gibi. İyilik iyilik üstüneydi. İyilik bir zindandı artık kadın için, yoksulluk, kölelik… Yemekler, temiz yataklar, çocukların bakımı, evin derlenip toplanması… Hepsini babaanne yapıyordu. Şefkatle, anlayışla, iyi niyetle, sevgiyle. Oysa kadının tüm bunlardan çok hayata ihtiyacı vardı. Kocasıyla soluduğu hava elinden çalınmış, evinin mahremiyeti erkenden bastıran ölümlerle söndürülmüş, umutları tükenmiş, hayalleri bitmişti. Tüm bunların üstüne babaannenin kol kanat germesi onu boğuyor, nefes aldırmıyordu. Otuz yaşında bile değildi kadın. Bitmişti, oysa. Kaderin oynadığı onca oyundan sonra, etrafında kötülüğü özler gibi bir hali vardı. Bunu hissetmekten hem utanıyor hem de bu duygudan kaçamıyordu. Derince iç geçirdi. Usulca omuzlarını yukarı kaldırıp indirdi.

Oğlan, çocuk bedeninde ta derine doğru inen kasılmalarla inliyordu. Kadın yine mırıldandı: “Ah oğul ah!” Ateş yürümüştü bedenine bir kez çocuğun. Kadın maşrapadaki sudan bir parça eline aldı, çocuğun kor gibi ısınmış alnında gezdirdi. O kadar sıcaktı ki ten, hemen çekiverdi ıslağı; geriye kadının kuru eli kaldı. Aynı el Edirne’deki evlerinde, üst kattaki odada, kandilin geceyi bölen isli ışığında saçlarında gezinerek ona mırıltılı ninniler söylerdi. “Ah...”

Çocuk bu sesi günlerdir yolda olmanın kasvetiyle kaybetmiş olduğu canlı anıların içinden duyuverdi. Sanki annesi ona seslenirken evin mutfağından yükselen buharın içinden bakıyordu. Kavala kurabiyeleri fırından yeni çıkmış, buğularıyla görüntüyü şekerlendiriyorlardı şimdi. Pudra şekerinin kurabiyeden havaya doğru yükselen canlı titreyişiydi bu, yağın una, şekere ve yaşama değdiği o yerdi an. Derin ve hızlı bir soluk bütün bedenini usulca titretti çocuğun. Nicedir böyle soluk alıp veriyordu. Kadın oturdukları küçük kilimi aşan ve çocuğun mavi griye dönmüş çıplak ayak bileklerine tırmanan karıncaları kinle iteledi, kimini avucunun içiyle ezdi; hadlerini bilmeyen bu canlılara içerlemişti. Mor damarların zayıf boynundan taşması bu yüzdendi: “Bir siz eksiktiniz!” diye azarladı onları…

Kafilenin yorgun, bitkin adımları yoksul ağaçların Meriç’e düşen izleri gibi ağır ağır önlerinden akıyor, bitmek bilmiyordu. Çoluk çocuk, yaşlı yaralı onlarca insan. Ağır, tık nefes, yorgun. Bir kısmı sesleniyordu ona. “Kızanım hayrola!” Bir kısmı Dimetoka’dan, hatta Sofulu’dan, çiçeği burnunda bir gelinken Edirne’ye birlikte geldikleri simalardı. Komşular, uzak hısım akrabalar…Dimetoka… “Ah ah” diye iç geçirdi. “Dimetoka kızlarının hepsi de çınardı, bir zamanlar.”

O bir zamanlarda boğazını sıkan bu nefessizlik yoktu; o zamanlar soğuk içilen suların içe verdiği ferahlık gibiydi gün-gece. O ferahlıkla insanların yüzüne gülücükler saçan bir gelin vardı. O gelin ki herkese yardıma koşar, dur durak bilmez, sırım gibi bedenine evin bütün yükünü gösterişli bir heybe gibi asar, bana mısın demezdi. Evlerin etrafını saran çetelerden önceydi bu. Evlerdeki genç erkekleri çağıran çetelerin geceyi yaran yaban seslerinden evvel. Kese kese altınların karanlığa atılmasından, bu suretle biraz nefes alınmasından önce. Keseler, altınlar bitmeden.

Sonrası? Sonrası kahırdı.

Dimetoka’dan Edirne’ye olan yolu da buna benzer bir kahırla katetmişlerdi.

Dimetoka’dan çıkarken de böyleydi. Balkan Harbi’nin şuracıkta patlayacak olan haliydi her köşe o zamanlar, zordu sabretmek. Her köyde şiddeti gittikçe artan bir zalimlik hüküm sürüyordu. İnsanın insana, dinin dine, milletin millete yaptığı bir zulüm. Kazananın olmayacağı bir hırgürdü bu. Öyleydi öylesine de ok yaydan çıkmıştı bir kere. Batı Trakya’daki bütün insanlar kan ağlıyordu o sıra. Üstlerindeki baskı büyüyordu genişleyerek. Kimsenin kimseye hak verecek ne zamanı ne de takati kalmamıştı artık.

Dimetoka’dan Edirne’ye varan o yolda bir mevsim önceki düğünü hatırlamış ağlamıştı kadın. Hasan’ı, kocası, komşularının oğlu, çocukluk aşkı yanındaydı. “Korkma” demişti ona. “Evimizi Edirne’de kuracağız, her şeyi yeni baştan yapacağız.”

Böyle mi olmuştu gerçekten Edirne’de?

Hayır.

Evin anlamı çoktan bitmişti bir kere kadın için. Ev bir gece vakti çıkılan ve bir daha dönülmez olandı.

Her adım, her solukta geçmişi kendi içinde tüketişiniz, unutarak yaşayışınız, yaşarken susuşunuzdu. Ev, her şeyle birlikte kaybolmaktı. Hep bir şeyler eksik kalacaktı. Tam manasıyla unutamayışın burukluğuydu da. Ama… Yine de hatırlardınız. Yokluğu hatırlayıştı, bal gibi ama yoklukta bile hep O vardı. Yeni gibi görünen sözcükler eklenirdi dağarcığınıza. Anlamları ne geçmiş ne de şimdi olan. Yeni anlamıyla gitmek, o eski evin çitlerini aşıp gitmekti; yeni anlamıyla düşmek, o eski evin bahçesindeki kör kuyuya düşmekti; yeni anlamıyla kilitli kalmak, o eski evin tavan arasındaki odada kilitli kalmak... Evsiz ama “ev”le içiçe yaşanan bir hayattı, sonrası. Ev demek konaktı. Dimetoka’daki konak. Gıcırdayan merdivenlerin rutubet kokusu, tavanlardaki oyma, üst kattaki cumba, o cumbadan seçilen yan komşunun evi, odaların odalara açıldığı ve açılırken birbirine ferahlıklar dilediği nice günler, nice gecelerdi. O gün ve gecelere eşlik eden şarkılar-dı:

manastırın ortasında var bir pınar
aman pınar canım pınar
dimetoka kızlarının hepsi de çınar
biz çalar oynarız

Dimetoka’daki evden Edirne’deki eve ruhen taşınmak on yıla mal oldu. O da ancak bu koşullarda. Eğreti, suskun.

Derken çocuklarını doğurdu kadın, bir, iki, üç; analığı tattı ya, değişti biraz. Balkan Harbi, Çanakkale Harbi derken geçici mutlulukların hepsi bitiverdi. “Toprağın anlamı gözyaşıysa, eksik olsun” deyiverdi. Her şeyi ama her şeyi unutmak istedi o zaman. Hele küçük kızını doğurduktan az zaman sonra kocasını, Hasan’ını, hele ki Hasan’ın ardından oğlunu kaybettikten sonra… Hasan’ı ve küçük oğlunu hummalı bir hastalığa, koleranın cehennemine teslim etmişti. Sevgi toprağa karışmıştı -ki bu hiç iyi bir şey değildi. Derken yeni kayıplar birbirini izledi. Anne ve babasını, ardından kayınpederini Edirne toprağına gömdü; yaşayanlarıyla değil ölüleriyle ait hissetmeye başladı kendini Edirne’ye. Defalarca ölmek istedi, defalarca babaanne kurtardı onu. Şu iyi kalpli babaanne! “Evlat acısını bilen kadınlar yanyana durur!” diyen babaanne. “Bundan böyle sen benim gelinim değil öz kızım, bacım, kanımsın” diyen merhamet küpü kadın. Onu delirmekten çekip alan yaşlı bunak!

Şimdi bir kez daha yollardaydılar onunla. Korkmuştan çok halsiz, öfkeden çok çaresizdiler. Şimdiki varılacak yer İstanbul’du. Sonrası ise Anadolu’da meçhul bir köşe. Hemen hepsi bu göç hikayesini biliyor, tanıyordu. Damarlarına yürümüş bir bilgiydi bu. O kadar içlerine işlemişti ki adları, ruhları gibiydi artık. Bu göçle birlikte arkaya bakmadan geride bırakılandı hatıralar. Küllü hatıralar.

Her şeye yeniden başlayabilir miydi kadın?

Dizinde eriyip giden şuncacık bir oğlan, kendilerinden iki-üç kilometre ilerde bir kız çocuğu ve bacağı aksayan acılı bir babaanne ile üç beş mutfak eşyası vardı geleceğe taşıdıkları.

Geleceğe sürüklenenler dese daha doğru olacaktı.

Hepsi önünden akıp gidiyordu işte. Dimetoka’daki mavi konak, Edirne’deki üç katlı mazbut tahta ev, hüzünlü mutluluklar, kedere dayanmış sevinçler… Geleceğe doğru akıp giden bedenler. Yoksa cesetler mi?

Önünden geçip gidenlere boş gözlerle baktı kadın.

Birileri ona adıyla sesleniyordu şimdi.

Bedriye!

Bedriye hemen hepsine aynı mesafeyle karşılık veriyordu. “İki gün önce aşağıdaki ovada arı soktu çocuğu, ateşi var.”

Bu ateşin nedeni bir arı ısırığı olamazdı oysa.

Kimisi çocuğu sırtına almayı teklif ediyordu, kimisi cılız beygirlerine yüklemeyi. Oysa biliyordu ki Bedriye muhacirlikte yola düşmek demek en küçük milimi bile hesaplayıp doldurarak bilinmeze gitmek demekti. Üç beş eşya ve anılarla yüklenen kırık umutların darası olsa olsa kişiye yeter, başka kimse yoktu ki bundan fayda sağlayabilsin, kendine yer açabilsin. Boş yer; muhacirlikte ziyadesiyle lüks, gereksiz bir hayaldi. O yüzden bekleyecekti. Bekleyecekti ki ateş geçsin; ateşin yarattığı titreme, üşüme dinsin. Oysa çocuğun bedeni giderek daha çok kasılıyor, gözlerindeki fer giderek soluyordu. Bu yok oluşu biliyordu Bedriye, biliyordu bilmesine de aklına bile getirmek istemiyordu. Böyle devam edemezdi.

Yok.

Yine de Allahına yalvardı:

“Ya iyileştir onu ya da onu burada bırakmama vesile ol!”

Arkasına bakmadan gidecekti o zaman Bedriye. Artık nereye olursa! Nasılsa babaannne küçük kızına bakardı.

Çocuk kendini arının soktuğu o buğday tarlasında görüyordu yine. Bu kez acıdan, şüpheden, korkudan eser yoktu. Başaklar mıydı yoksa saçları mı daha sarı olan, bir türlü kestiremiyordu. Rüzgarla birlikte hızlı hızlı bir sağa bir sola yattılar. Sonra rüzgar arkasından itekleyiverdi onu. Koşmaya başladı. Koştu, koştu, koştu. Ta karşısındaki manastıra kadar; manastırın ortasındaki ihtişamlı havuza kadar. Belli ki uzun bir rüyanın başlangıcındaydı oğlan. Su sesleri, avludaki serine karışıyordu. Belli ki çocukluğun en masum olan sesi yankılanıyordu suda. Sonra annesinin o yanık sesi. Evi saran, büyüleyen o sesle birlikte hayatı tütsüleyen o güzelim türkülü sesi annesinin:

manastırın ortasında var bir havuz
aman havuz canım havuz
dimetoka kızlarının hepsi de yavuz
biz çalar oynarız

manastırın ortasında var bir çeşme
aman çeşme canım çeşme
dimetoka kızlarının hepsi de seçme
biz çalar oynarız

manastırın ortasında var bir pınar
aman pınar canım pınar
dimetoka kızlarının hepsi de çınar
biz çalar oynarız.

Kadın ellerinin altında kayıp giden başın içine sığınmış gözlere baktı. Çok tanıdıktılar. Gözlerin rengi, o rengin geniş bir alına vuran elası, elanın içine serpilmiş olan küçük şebnemler… Doğduğu andan şimdiye değin ezbere bildiği çukurların içerisinde gezinip dururlardı. Oğlunun göz çukurları bile aynı babasıydı. Kara kirpikleri, o kirpiklerin göz kapağına değen ateş kıvrımları. Gözlerinde dönen yıldızlar kirpiklere kadar vururdu:

“Ah oğul ah!”

Ama nedense birden irkildi. Yanılmış olmalıydı. Bir arı, alt tarafı bir arıydı! Bir arı sokması neydi ki!

Daha yollara düşecekler, babaanneye, kıza yetişecekler ve birbirlerine bir sürü şey anlatacaklardı.

Gözlerine baktı oğlunun.
Gökyüzüne baktı.
Önünden geçenlere baktı.
Oğlunun gözleriyle dünyaya baktı.

Bu gözlerde Hasan’ının, daha önce göçüp gitmiş küçük oğlunun gözlerine saklanan parlak bir günün yansımaları değil, ölüm döşeklerindeki fersizliği vardı.

 

© Muhsin Akgun
Türkiye’den Müge İplikçi
Müge İplikçi, 1966 yılında bugün halen yaşadığı İstanbul/Türkiye’de doğdu; İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi ve İstanbul Üniversitesi’nde ve Ohio State University’de „Popüler kültür ve kadınlar“ konulu teziyle yüksek lisans yaptı; Öğretim elemanı olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde çalışıyor; Yazar ; çok sayıda kitap yayınladı, son olarak Kısa Ömürlü Açelyalar, Öykü, (İstanbul 2009);  Kafdağı, Roman, (İstanbul 2008); Gelaciyen Bajare Nu - Yeni Kent Dedikoduları, Öykü derlemesi, (Diyarbakır. 2007); Cemre, Roman, (İstanbul 2006); Kül ve Kel, Roman, (İstanbul 2004); Transit Yolcular, Novella, (İstanbul 2002); eserleri pek çok dile çevrildi; bugüne kadarki eserleriyle “Yaşar Nabi Nayır” ve “Haldun Taner” ödüllerini aldı.

 

Monika Demirel'in bir çevirisi
Monika Demirel 1960’da Wiesbaden’de (Almanya) doğdu; 1981-87 arasında Heidelberg’de İspanyolca ve İngilizce mütercim-tercümanlık öğrenimi gördü; ilk başta yurtdışında seyahat sektöründe çalıştı, Almanca öğretmenliği yaptı ve çok sayıda teknik ve bilimsel metni çevirdi; 1999’dan bu yana serbest çevirmen olarak Türkçeden Almancaya edebi çeviri yapıyor. Oya Baydar, Gülten Dayıoğlu, Kemal Özer gibi yazarların yanı sıra, çeşitli yazarların deneme ve kısa öykülerini, gezi rehberlerini de çeviren Monika Demirel 1993’ten beri Türkiye’de yaşıyor.