Hatırlama Macerası

Kör Lekeler

Bosnalı yazar Faruk Sehic’in bir öyküsü, Azra Özdemir’in çevirisiyle.

Kör Lekeler

Gözlerimizin önünde gerçekleşen suçlardan ne kadar uzaktık. Bazen militanların, savaş alanlarında esir düşen Sırp askerlerinin kafalarını nasıl kopardıkları anlatılırdı. Bazıları bu anlatı ile o askerlerin savaş yeteneklerini değerlendiriyor ve birisinin gırtlağını kesip kafasını koparma cesaretinin insanlarda hayranlık uyandırmasının sebeplerini bulmaya çalışıp, hayali düşman askerlerinin ölü sayısını artırıyorlardı. Diğerlerinde, onların bozulmamış beyinlerinde, bu anlatı, kafa koparma görüntüsü midede bulantı ve göğüslerde sıkışma hissine neden olurdu. O zamanlarda kimsenin savaş suçu olarak adlandırmadığı bu tip olaylar hakkında nadiren konuşulurdu. Hayatta kalma mücadelesi her türlü eylem ve olayı haklı çıkarabilir, özellikle de üç düşman ordusunun; Bosnalı Sırplar, Knin’li Sırplar ve Abdiç’in otonomculara karşı savaştığı yerleşim bölgesinde, bir açık toplama kampında bulunuyor isen. Orada insanlığa ve Rönesans’a yer yoktu, o zaman öyle düşünüyorduk ve o zaman birinin, ilk defa CNN’de Omarska ve Kereterm’e ilişkin olarak ve daha sonra Srebrenica’nın düşüşünden sonra dillendirilen savaş suçu kavramını zikrettiğini hatırlamıyorum. Bizim askeri enformasyon ve moral birliğimiz, Srebrenica hakkındaki gerçekleri söylemedi. Moral birimimiz, her zamanki gibi, Doğu Bosna savaş alanlarından gelen sansürlenmiş haberleri bize okuyordu. Söz konusu raporlarda hayatını kaybeden askerler hakkında bazı belirsiz sayılar verilirdi ancak verilen sayılar, esir düşen ve öldürülen 8.000 insanı anlatmak için hiç de yeterli değildi. Ayrıca, Srebrenica’lı ve Zepa’lı insanların serbest Tuzla bölgesine ulaşmaya çalışırken ele geçirdikleri tank, askeri araç, hafif piyade silahı ve cephaneler tam sayılı olarak verilirdi ve tüm bunlar sahte teselli idi. Srebrenica’nin düşüşü, savaş suçu olarak değil, daha fazla istenmeyen askeri yenilgi olarak lanse ediliyordu, her ne kadar acıyı ve öfkeyi, kelime ve satırlar arasında görmek mümkün olsa da. Gerçeği savaştan sonra, askeri gizlilik anlamını kaybettiğinde öğrenecektim. O zamanda Srebrenica’daki trajedinin büyüklüğünü anlamaya yakın bile değildim. Daha sonra o trajedi, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kararına göre soykırım olarak nitelendirilecekti.

Otonomculara karşı savaş zora girdiğinde, casusluk yaptıkları gerekçesiyle otonomculara (adı çıkan ve iddia edilen) ve bazı Cazin’li Sırplara (şehirde onlardan iki-üç tanesi vardı) işkence yapıldığını duyardık. Söylentilere göre işkenceleri, sivil polis biriminin görevlileri, yerel veya ithal suçlular yapardı. Esirin testislerine elektriğin verilmesi veya kendisine tuz yedirip litrelerce su içirip ölümle tehdit edilmesi gibi işkenceler hakkında konuşulurdu. Bu tür söylentiler bile bizi rahatsız etmezdi çünkü otonomcuları (özellikle de onları) ve Çetnikleri düşman olarak görürdük, dolayısıyla onlara karşı göğüs göğse çarpışmalarda merhamet göstermeyecektik ya da kendimiz de en kötü savaş alanlarında bulunduğumuz için tüm eylemlerimizin tek ana fikri “Hayatta kal!”dı. Aynı şekilde bizim yerel Çojluk savaş alanında esir düşen Sırplar hakkında da konuşulurdu. Onları ölesiye kadar küreklerle ve yıkılan direklerdeki çelik kablolarla dövmüşlerdi. Bu resmi hayal edebiliyordum, o resim hafızama yapışmıştı. Çünkü birisinin nasıl, silahı olmayan, zararsız ve onu ezeli düşman yapan tüm özelliklerini üzerinde artık taşımayan bir esire, savaş alanının gerisinde bir bodrumda işkence yapabildiğini aklım almıyordu. İşkence yapmak sivil polislerin işi idi, savaş cephesine gitmelerini engellemek için Çetnikleri dövüyorlardı. İşkence yapanlarından bazıları da kaybettikleri kardeşi, kızı veya oğlunun intikamını almak için yapardı.

Askeri akademide bulunduğum sürede bir asker arkadaşım, Çojluk’ta esir alınan Sırpların işkenceye maruz kaldıkları ve öldürüldükleri hangarı, defnedildikleri yerleri bana göstermişti. Daha sonra cesetler çıkarılıp bizim askerlerle, daha doğrusu cenazeler ile değiş tokuş yapılıyordu. Bizim cephemizde bir kere olsun canlı esir değişiminin yapıldığını hatırlamıyorum. İşkence ve öldürmelerin yapıldığı hangarın yakınlarında birkaç gece uyudum. Savaştan önce orada sığır yetiştirilirdi. Bu yerden iğrenirdim çünkü buradaki yıllanmış kan izleri suyla temizlenemiyordu. İşkence yapan ve insanları öldürenler hakkında da çok düşünüyordum ancak bu gerçekten çok kısa sürerdi çünkü acı deliliğe benzerdi ve en iyi çıkış yolu, beynini kapatmaktı.

Çoğu Sırplardan oluşan bir köye yaptığımız geniş çaplı harekât sırasında, diğer insanlarla beraber kaçmak istemeyen ve evinde kalan bir kadınla karşılaştık. Bu zengin ve verimli köyün girişindeki bazı evler son derece sistemli bir şekilde yakılmıştı, çünkü onlar Müslüman evleri idi. Yakma işinin yapılışı, gök ulusunun temizliğinden sorumlu yerel hijyencilerin başarısını gösteriyordu. O evlerde yaşayan insanların kaderleri hakkında düşünecek zamanım yoktu. Kadın orta yaşta, iri ve sağlıklı bir şekilde şişmandı, yanakları iki elma gibi kıpkırmızıydı. Evinin bahçesinde, hiçbir şey olmamış gibi oturuyordu. Tesadüfen ona doğru gelmiştik çünkü köyü kontrol altına alma harekâtı birkaç yönden ilerliyordu ve birkaç tugayın ortaklaşa operasyonundan kaynaklanan olağan kalabalık ve karışıklık vardı.

Etrafında dolaşan bazı askerlere: “Sırplarım benim, siz misiniz? Evet, evet sizsiniz ama söylemek istemiyorsunuz, Sırplarım…” Silah seslerini hâlâ onun yanındayken mi yoksa ahırın arkasına, görevimi yerine getirmeye gittiğimde mi duydum, emin değilim. Hatırlamıyorum, belki onun ölüsünü de görmüştüm ama beynim o suçun resmini kaydetmek istemedi. Saatte yüz kilometre hızla düşünülen saniyelerdi onlar, senin amacın dışında olan her şey sis içinde, bir günlük karabasan. Silah seslerinden sonra ele geçirmemiz gereken tepeye doğru yol almaya devam ettik. Ortodoks kilisesinin yanından geçerken silah sesleri ve roket patlaması duyuldu. Bir özel harekât grubunun komutanı geldi ve Çetnik’lerin ateş ettiklerini ve saklanmamız gerektiğini söyledi ancak çok açıktı ki onlar roketlerle Ortodoks kilisesini yıkmaya çalışıyorlardı. Nihayet tepeye ulaştığımızda, tepe boyunca siper aldık ve pozisyonumuzu sağlamlaştırdık. Orada on gün gibi bir süre kaldık. Evlerde elektrik vardı ve hipnotize olmuş gibi HRT programlarını seyrederdik. Cephane, silah, gıda ve sigara açısından savaşın altın günleri, savaşın son günleriydi. Karargâhtan gelen emirle bir karanlık gecede, savaşmadan oradan geri çekildik. Köy, karanlıklar içinde arkamızda kaldı. Köyde ve köyün yakınlarında etli biberler yetiştiriliyordu. Biberin rengi, köylü kadının kurşuna dizilmeden saniyeler öncesindeki yanaklarına benziyordu.

1992

Savaşın ilk günleri, çiğ gibi taze ve sarhoş yabanarıları gibi şaşkın... Aklıma gelen insan yüzlerine ve olaylara yoğunlaşacağım. Savaşın ikinci veya üçüncü gününde sıcaklığını, işlevlerini kaybetmiş, terk edilmiş evler, olay yerini teşkil etmektedir. Evde yaşayanlar yok olmuş veya göç etmişlerdi. Onların görüntüsü; sis içinde ve görüş alanının dışında kalmıştı. Silahlı insanlar hızlı hızlı yürüyordu ve top mermileri altında sürekli koşuyordu, fakat bana her şey yavaşlatılmış gibi geliyordu, balmumu figürleri müzesindeki gibi… Genel kargaşanın içinde bir yüz çok belirgindi: yara izi ve şaşkın gözleri ile yirmili yaşlarında bir genç adamın yüzü. Saçı koyu renk, teni açık, gözlerinin şekli ise Asyalı izlenimi veriyordu. Vücut hareketleri enerjikti, vücudu kaslı ve ölçülü. Suratı aynı zamanda hem sert hem de nazik, içindeki tehlikeli görünme isteği ise genç yaşıyla çatışmaktaydı. Bir ayağı pencerede, diğer ayağı çekyat üzerinde dışarıya, görünmez ve silahla donatılmış düşmanın olduğu nehrin diğer yakasına doğru bakıyordu. Bizim şehirli Sırplar ve Grmeç dağı yamaçlarından inen akrabaları, Türklerle son bir hesaplaşma yapmak için şehre gelmişlerdi. Genç adamın, dışına sinirler vuran gözüne bakmaktan korkuyordum. Sanki yüzündeki bir şeyin freni patlamış ve içindeki tüm şeytanları dışarıya salmıştır. O zaman O’nu ilk ve son defa gördüm.

Şehir, gözlerimizin önünde yok oluyordu. “Evime dönüp her şeyin eskisi gibi olmasını isterdim.” klişesi, ütopyamızın yabancı ve sonu olmayan büyükşehri oluyordu. Kimse su ve nehirler hakkında düşünmüyordu. Nisan’ın sonunda doğa tüm gücüyle uyanıyor ve her şey fark edilmeden geçiyordu. Usul usul, birincil öncelikleri karnını doyurmak, sıcakta ve güvende olmak olan ilkel hayat tarzına dönüyorduk. Nefreti öğreniyorduk, çünkü nefret hayatta kalmanın tek yoludur. Onun sayesinde seni hayatta tutacak ve sana hayata tutulma isteği veren öfkeyi ve ruhları uyandırabiliyorduk.. Nefret etmeyi öğrenmek zor değildir, kendini bedenine bırak yeter.

Bedenin zarar görmeme isteği ne kadar da komik… İnsan zarar görmemek için sonuna kadar kendini sıkar. Bir sürü et ve kemiği, kalbini ve belki de ruhunu kurtarmak için insan keskin sınırlar çizer. Bundan sonra şehir ve insan hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak, tabi o insanın savaşın sonunu görmesi şartıyla. Şehir yok edilemez, o dokunulmazdır ve insan onu yeniden inşa etmek için tüm gücünü kullanacak, parçalanmış ruhunu onun yıkıntıları üzerinden tekrar inşa edecektir. Deneme, daha başında başarısızlığa mahkûmdur. Hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır, bu gerçeği şimdilik kimse bilmez. Herkes kendi geleceğine ve şehrin refahına inanıyordu ve her savaştan sonra insanlar öyle düşündüğü için bu, anlayışla karşılanabilir bir şeydi. Kararsızlık ve şüphe zamanı geçti ve ben yine, kendi yeraltı güçleriyle insanları gerçek tozdan kaldıracak olan şehre ve nehre inanıyordum. Sokaklar, çöp ve yakılmış evlerin kemikleriyle doluydu. On yıl sonra savaşın izleri sadece siyah-beyaz fotoğraflarda görülebilecekti. Paradokslu olan, zafere mahkûmdu.

Toshiba

Küçük eşyalardan, önemsiz günlük ritüeller ve hatıra parçalarından oluşan benim küçük Aleksandriya kütüphanemde eski bir Toshiba teyp çalar bulunurdu. Onu seksenlerin sonunda bir kitabevinden satın almıştım ve o teyp çalar ilk iki başlı modeldi ve kumandalar aşağıda, kasetlerin koyulduğu giriş kapısından hemen altındaydı. Çok hafif ve güzeldi, ne fazla uzun ne de çok büyüktü. Siyah plastikten geceleri Riga veya Vilnus gibi uzak yerlere, o zaman daha nerelerde oldukları dahi bilmediğim şehirlere hareketsiz bir yolculuk yaptırabilen ışıklı radyo ölçeği vardı. Onların isimleri sanki başka bir gezegenden gelmişler gibiydi, çünkü Baltık ve Slav olmayan SSCB’nin parçası zaten başka bir gezegendi (Zborna Kumanda’daki Lituanyalı basketbolcular hariç). Teyp çalar, yeni teknik aletlerin tasarımı ile daha hızlı ve daha deli yeni fonksiyonların hızıyla beraber yaşlanıyordu. Kapitalizm, Berlin duvarının bu tarafında bulunan bizlere hala uzak iken biz ancak daha sonra, bizim için duygusal anlamını kaybettiği zaman -çünkü o zaman hayatlarımızı yeniden bulmaya ve basit mutluluğu inşa etmeye çalışarak hayatlarımızda kaybolacağız- göreceğimiz mucizeleri yaratıyordu. Bu nedenle doksanlı yılların üzerimizde, totaliter hatıra olarak hâkimiyeti vardı.

Bunu ancak şimdi anlıyorum ki benim küçük Aleksandriya kütüphanemin önemlilik listesinde bu teyp çaların yeri yüksek olacaktı. 15 Nisan 1992’de onu Zagreb’de bıraktım ve savaşın hüküm sürdüğü ülkeme doğru gittim. Doğu Bosna yanıyordu ve Zagreb Camii’nin önündeki park alanında, ellerinde poşet ve eşyalarla duran Zvornik’li mültecileri kendi gözlerimle gördüm. O insanlar, dış dünyaya gönderilen ilk mülteciler olacaktı, gece gökyüzüne gönderilen mermiler gibi, her yöne dağılacaklardı. Bundan birkaç gün önce Saraybosna’da, barış ve Yugoslavya’nın korunması için mitingler yapıldı. Aklını kaçıran madenciler, Yugoslavya bayrakları ile sosyalist şarkılar söyleyerek yürüdüler, ta ki Çetnik keskin nişancılar onlara Holiday Inn otelinden ateş etmeye başlayana kadar.

Blade Runner filminde, her zaman yağmurun yağdığı fütürist şehirdeki binalarda TDK şirketinin mega reklamları vardı. Onları, aynı adı taşıyan 60 ve 90 dakikalık kasetleri dolayısıyla ebediyen hatırlayacağım. Bir yerde kesin bir gizli gezegen vardı, kaybolan eşya ve modası geçmiş ürünler ile hiçbir zaman modası geçmeyen neon ışıklı reklamların dünyası…

1994 yılında savaş cephesinde, çatısı ateşten öfkeye dönen bir evden bizim zamanlarımızın ruhunda, bana 14 yıl hizmet edecek bir Sanyo teyp çaları kurtardım. Çamur, yağmur, bulut ve gri ağaçlardan dolayı savaş cephemiz, geç sonbahardaki kar, buz ve soğuklardan önceki Rus cephesi gibiydi. Bizim cephemiz Rusya’nınkinden daha kötüydü, çünkü geriye kaçabilecek geniş alanlar yoktu. Aklıma geldiği zaman kemiklerime soğuklar girer, daha sonra sıcak hoş bir ısı kaynağı olur, çağırmadığım ama beni ısıtan soba gibi. Tam o anda deri paltosuyla Rutger Hauer ortaya çıkıyor, bizim cephede yağmur yağarken, yoğun orman arasında geçerken bize sürekli der ki: This is not Time to die. This is not Time to die...

Onu kullanmayı bıraktığımda bile, savaştan uzun zamanlar sonra bile, benim yakınımda faydalı eşyalar arasında, öyle veya böyle geçmişin, benim geçmişimin, işareti olarak dururdu. Bir yüzü ateşin sıcaklığından erimişti. Onun bir savaş yarası vardı ve hayatı, şehrin dağlık bölgesindeki bir konteynırda son buldu.

Kısa bir uyku sırasında önümde Toshiba teyp çaları gördüm. Tamamıyla kırılmış, dağılmasını engelleyen tellerle masada duruyordu. Ölçek, zayıf bir mavi renkle yanıyordu, içindeki mekanizma dokunulmamış bir şekilde duruyordu, sarı diyotlar elektrik tesislerini arındırıyordu. İçi, eski teknolojilerin anıtı gibiydi. Vahşi Batı zamanındaki terk edilmiş şehirlere benziyordu. Dışarıdan kırılmış görünüyordu fakat çalışıyordu. Savaştan sonra hepimiz öyle değil miydik? Her yerde var olan çürümeden nasip aldığımızı görmeden hayatta kalmanın getirdiği adrenalin ile doluyduk. Teyp çalar ve diğer çok sayıda kaybolan eşyalardan dolayı -özellikle de maddi olmayanlar- kendi Aleksandriya kütüphanemi inşa etmeye başladım. Kütüphaneye bir eşya depoladığım zaman otomatik olarak kapanır. Ona yakıştığı gibi, gizemli bir şekilde yok olur, ben ise işte o zaman mutlu olabiliyorum.

 

© Amer Kuhinja
Bosna-Hersek’ten Faruk Šehić
Faruk Šehić 1970’de Bihaç’da (Bosna-Hersek) doğdu, Saraybosna’da yaşıyor; Bosna-Hersek Ordusu’nda askerdi (1992-95); edebi çalışmaları 1998’den bu yana yayımlanıyor; serbest yazar (şiir, roman, deneme, eleştiri); çeşitli medya organları (internet dergisi Žurnal, Saraybosna, ayrıca e-Novine, Belgrad) için gazete röportajları ve köşe yazıları yazdı; çok sayıda kitabı yayımlandı: Hit depo (şiirler, Buybook Yay., Saraybosna, 2003 ve Omnibus Yay., Saraybosna, 2008), Pod Pritiskom (roman, Zoro Yay., Saraybosna-Zagreb, 2004);Transsarajevo (şiirler, Durieux Yay., Zagreb, 2006 ve Branka Vuković Yay., Belgrad, 2007), Street spistels (iki dilde şiirler, Treći Trg Yay., Belgrad, 2009); Almancaya çevrilmiş kitapları: Pjesme u Nastajanju (Gedichte im Entstehen), Hit depo (Unter Druck); Bosna-Hersek’de çıkan günlük gazete Oslobođenje (2003), Zoro Yayınevi (2004) ve şiir festivali Trgni se! Poezija! (2008) tarafından ödüle layık görüldü.

 

Klaus Detlef Olof'un bir çevirisi
Klaus Detlef Olof 1939’da Lübeck’de (Almanya) doğdu; Zagreb ve Graz’da yaşıyor; Hamburg ve Saraybosna’da Slav dilleri ve edebiyatı öğrenimi gördü; 1973’ten bu yana Klagenfurt Üniversitesi’nde Güney Slav Dilleri Edebiyatı Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor; uzun yıllardan beri Güney Slav dilleri edebiyatı Almanca çevirmeni olarak faaliyet gösteriyor; ağırlıklı olarak Hırvat ve Sloven edebiyatından, ayrıca Sırpça, Boşnakça, Makedonca ve Bulgarcadan Almancaya çeviri yapıyor, Cevad Karahasan, Miljenko Jergović, Zoran Ferić und Igor Štiks gibi yazarları çevirdi; çeviri alanında verdiği uğraşlar nedeniyle 1991’de Avusturya Devleti Edebiyat Çevirmenleri Ödülü’ne layık görüldü.