Hatırlama Macerası

KIRMIZI

Türkiye’den yazar Murat Uyurkulak’ın bir kısa öyküsü.

1

İnsan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezartaşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor...

Fakat yaşlanınca adeta ikinci kez doğuyor insan, diriliyor, ahirete birkaç adım kalmışken tekrar yaşamaya başlıyor. Yaşlıların yetişkinliğin arafını unutmasına bunaklık diyorlar, çok yanlış, onlar unuttukça hatırlıyor. Yaşlılar, en huysuzları, en nemrutları bile, çok matrak, hazin ve dürüst oluyor...

Benim bir Hamza dedem vardı, daha doğrusu annemin dedesi. Küçük bir çocuktum onu tanıdığımda. Aileler arasında nikah töreni sırasında vuku bulan bir kavgadan dolayı anne tarafıyla görüşüp tanışmak nasip olmamıştı. Küslük bitip aileler kalabalık bir yemek eşliğinde barıştığında beş yaşında falandım. Beni onun karşısına dikip, "Bak bu büyük deden, Hamza, öp elini" demişlerdi. Elinin üzerindeki kahverengi lekeleri, dudağımı zımpara gibi acıtan kuru, çatlak derisini dün gibi hatırlarım. Bir de dedenin 'büyüğünün' ne manaya geldiğini merak ettiğimi. Ama en net hatırladığım şey, Hamza'nın yüzünün neredeyse yarısını kaplayan kocaman güneş gözlükleriydi...

Ben elini öperken babama doğru kafasını kaldırıp, "Nedir bunun ismi?" diye sormuştu. "Murat" cevabını verdiklerinde öfkelenip elini hışımla çekmiş ve bağırmıştı: "Ermeni ismi mi koydunuz çocuğa? Mehmet'in, Ahmet'in suyu mu çıktı? Allahsız kitapsızlar, sizin hiçbir işiniz rast gitmez, benden söylemesi..."

Yaşlanmak Hamza'nın gövdesinde küçülmeden ziyade büyüme tesiri yapmıştı sanki, çok iri bir adamdı. Her daim kalın bir bastonla dolaşırdı etrafta. Sokakta oynayan çocukların gürültüsünden hiç hazzetmezdi, kaç kez bastonunu kaldırıp, gözündeki kara gözlüklerle küfrede küfrede çocukları kovalamasını seyretmiştim evin penceresinden. Marazlı, cılız bir çocuktum, sokağa çıkmama izin vermezlerdi. Hamza çocuk avından yılıp soluk soluğa eve döndüğünde, "Kalmadı şöyle efendi gibi çocuk doğuran. Piç fırlıyor artık bütün karıların amından... " mealinde söylenir, annemse beni kolumdan tuttuğu gibi onun galiz küfürlerinin menzilinden apar topar çıkarırdı...

Birinci Dünya Savaşı ve ardından gelen İstiklal Savaşı sırasında, tam dokuz sene, evini bir kez olsun görmemecesine askerlik yapmıştı Hamza. Rivayete göre savaş sırasında hafiften delirmiş, terhis olup döndükten sonra bir yıl boyu evin en karanlık odasına kapanmış, tek bir insanla konuşmamış, saçı sakalı birbirine karışmış halde gönüllü ev içi sürgünlüğünü nihayete edirdiğinde ilk yaptığı şey karısından mercimek çorbası pişirmesini istemek olmuştu. Karısı, Hamza'nın artık iyileşme iklimine girdiğini sanıp sevinçle çorbayı yapmış, fakat çorba dolu tabağı sofraya koyduğunda kaşığı alnının ortasına yemişti. Bizim oralarda çorbayı bol salça ve acıbiberle yaparlar, rengi kırmızı olur. Hamza'nın kaşığı karısının kafasına fırlatmasının sebebi de işte buydu. "Bundan sonra önüme kırmızı yemek koyarsan seni gebertirim!" diye avaz avaz bağırmıştı büyük nineme. Meselenin aslı çok geçmeden anlaşılacaktı. Adeta bir boğa gibi, kırmızı rengi görmeye dayanamıyordu Hamza, ne zaman kırmızı görse öfkeleniyor, kendini kaybediyordu. Bir keresinde odun kırarken fırlayan bir kıymık koluna batmış, o koca, heybetli adam inceden sızan kanı görür görmez şak diye düşüp bayılmıştı. Velhasıl o evde yıllar boyu bir kez bile alenen karpuz yenmedi, yemeklere domates ve salça konmadı, mekânda kırmızı olan ne varsa ya atıldı ya eşe dosta dağıtıldı. Ta ki gözlük gelene dek...

Hamza'nın kırmızıyla karşılaşmak korkusundan sokağa adım atmadığını, ev içindeki daimi ve asabi varlığıyla hanehalkına cehennem azabı yaşattığını duyan tahsilli bir akrabamız, ta İstanbul'dan getirtmişti parlak renkleri öldüren o kapkara gözlüğü. Gözlüğün İstanbul'dan geldiği günün hikâyesi, aile içinde efsane gibi dilden dile dolaşırdı. Hamza gözlüğü taktığı gibi evden fırlamış ve birkaç saat sonra nadir bir neşeyle dönmüştü. Anlatılanlara bakılırsa Hamza doğruca camiye gidip imama gözlükle namaz kılmasının günah olup olmayacağını sormuş, yakışık almasa da günah olmayacağını öğrenince çocuklar gibi sevinmişti. Artık cuma namazlarını rahat rahat Tanrı'nın evinde kılabilecek, yerdeki halıların, duvardaki ayetlerin, imamdaki cüppenin kırmızısı onu engelleyemeyecekti. Ve artık kendisi gibi yaşlı birkaç arkadaşıyla kahvehanede ferah feza oturup sohbet edebilecek, tavladaki pulun, duvardaki bayrağın, bardaktaki çayın kırmızısı onu öfkelendiremeyecekti. O havalara uçmayacaktı da kim uçacaktı?

Hamza solcu bir öğretmen olan babamı hiç sevmezdi. Ona göre solcuların topu dinsizdi. Babamın muhacirliği de ayrı bir eksi puandı Hamza'nın gözünde. Her fırsatını bulduğunda, "Bu muhacirler hazıra kondu. Biz savaştık, onlar gelip hazıra kondu. Hem bunların belleri de dilleri de gevşektir. Muhacire kız verdiniz ya, hiçbirinize hakkım helal değil. Kürde verseniz daha iyiydi, onlar hiç olmazsa merttir, dürüsttür. Muhacir kapıdan girdi miydi, namus bacadan çıkar..." diye söylenir de söylenirdi. Hiç söndürmediği sigarasından dumanlar saça saça söylenmek genellikle onun tek konuşma biçimiydi zaten. Aile fertleriyle dolu kalabalık salonun en ücra köşesinde, dudaklarında duadan mı küfürden mi kaynaklandığını kimsenin bilmediği daimi bir kıpırtıyla öylece oturur, yarı yarıya kıstığı gözleriyle etrafı kollardı. Hamza ortamdayken hassas meselelerin konuşulmaması gerektiğini herkes bilirdi. Hele siyaset konuşmaktan özenle kaçınılırdı. Çünkü hangi siyasi eğilimi savunursanız savunun, Hamza'dan sıkı bir fırça yemeniz garantiydi. Hamza'ya göre sağcısı solcusu, dindarı laiği, hepsi aynı bokun soyuydu. Birinin küfrü hak etmesi için isminin başında siyasetçi sıfatı olması kafiydi. Vatanı satmak için hepsi yarış halindeydi. Tek mesele, alıcının kim olacağıydı. Rusya, Amerika, Arabistan, Avrupa... Türkiye'yi ucuza kapatmak için sıraya girmişti...

İşte dananın kuyruğunun kopup Hamza'nın dilinin kemiğinin tuzla buz olduğu nokta da burası olurdu. Ondan sonra bitmek bilmez bir savaş hatırası furyası başlardı. Hamza'nın yaşından beklenmeyecek bir zindelik ve akıcılıkla, saatlerce anlattığı o hatıraları dinlemek mecburiydi. Kimse yerinden kıpırdayamaz, tuvalete bile gidemezdi, çünkü kalkma gafleti gösterenler en yakası açılmadık küfürleri sineye çekmek zorunda kalırdı...

Hamza'ya göre onlar bu vatanı, envai çeşit iç ve dış düşmana karşı cenk ederek kurtarmışlardı. Bir anlatmaya başladı mı Hamza'nın gazabından ülkede yaşamış ve yaşayan herkes nasibini alırdı: Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen muhacirlerin bir tekinde iş yoktu, topu ahlaksızdı, gevşekti, elinde imkân olsa hepsini geldikleri yere gönderirdi. Kürtler mertti, dürüsttü, ama haindi de. Fırsatı varken topunu imha etmek lazımdı, ama iş işten geçmişti. Ermeniler çok Müslüman öldürmüştü, onları sürmesek ortalıkta Müslüman bırakmayacaklardı. Rumlar Yunanla birlik olmuş, vatanı işgal edip Bizans'ı tekrar kurmaya kalkmıştı. Muvaffak olamayıp kaçarken de intikam maksadıyla güzelim İzmir'i cayır cayır yakmışlardı. Araplar bizi sırtımızdan hançerlemiş, topraklarımızı İngiliz gâvuruna satmışlardı. Zaten Araplar kaba, cahil ve pis olurdu, bu ihanetlerine hiç şaşmamalıydı. Acemler kendisini bir bok sanan, ama şiir okuyup şarap içmekten başka bir şey bilmeyen sahtekârlardı. "Acem oyunu" diye bir atasözü boşuna çıkmamıştı. Ayak üstü insanın donunu kıçından çekip alırlardı. Çingeneler hırsızdı, Lazlar aptaldı, Yahudiler dolandırıcıydı...

Vatan sınırları dahilindeki halklara yönelik bu hezeyanlı küfür yağmurundan Türkler muaf kalsaydı, Hamza'yı bir tür meczup gibi kendi haline bırakmak, hatta ona acımayla karışık bir anlayışla bakmak mümkün olabilirdi belki. Ama gel gör ki, en ağır sözleri Türkler aleyhine sarf ederdi. Hamza'ya göre Türkiye'nin esas düşmanı Türklerdi. Çünkü Türkler tembeldi, Türkler korkaktı, Türkler saftirikti, Türkler cahildi, Türkler en büyük sahtekârdı. Kahramanlık destanlarının, yiğitlik hikâyelerinin hepsi yalandı. Türkler tatlı canları ne zaman tehlikeye düşse ânında kaçarlardı. İstiklâl Savaşı'nda asker kaçaklarının sayısı, savaşanların sayısından fazlaydı, ama kimse bunu bilmez, bilse de söylemezdi. Türklerin savaş sırasında yediği haltları oturup yazmaya kalksa, kitaplara sığmazdı. Ama hakikatleri gizliyorlardı, milleti ecdanının kahraman olduğuna inandırıyorlardı. Hamza'yı ağzı açık dinleyen bütün aile fertlerinin aklına aynı soru gelir, ama kimse sormaya cesaret edemezdi:

"Sen tek başına mı savaştın dede?"

2

Hamza'nın ilk bunaklık emaresinin konusu bendim, bir de annem.

Bir gün salonda otururken, anneme dönüp, "Bu ortalıkta dolaşan velet kim? Nerden getirdiniz bu piçi Leylâ?" diye sormuştu.

Beni tanımamıştı, bununla kalsa iyi, anneme altı aylıkken kızamıktan ölen ilk kızının ismiyle hitap etmişti. 'Leylâ' ismiyle anıldığını duyduğunda annem Aylâ'nın darmadağın bir suratla ürperdiğini, bunun beni de korkuttuğunu hatırlıyorum. Hamza'nın beni unutması ise hoşuma gitmişti. Belki "Ermeni Murat" olmaktan kurtulup, kendimi yepyeni bir isimle kabul ettirebilirdim ona ve beni sevmesini, okşamasını sağlayabilirdim.

Emareleri başka emareler takip etti. Bir gün sinirli bir imam bulduk kapımızın önünde, yanında Hamza'yla. "Namazın orta yerinde, herkes secdedeyken ayağa fırladı, ayet levhalarından birini gösterip yanlış yazılmış, düzeltin diye bağırmaya, küfretmeye başladı. Biz Tanrı huzurunda böyle münasebetsizlikler istemeyiz. Sizden ricam, dedenize mukayyet olmanız. Hatta bence acilen bir hekime gösteriniz" dedi imam. Ve biz Hamza'nın okuma-yazma bildiğini ilk kez o zaman öğrendik. Bizim bildiğimizden farklı bir dilde okuyup yazıyordu bu, ama neticede biliyordu işte, çok şaşırmış, ona saygı duymuştuk.

Benim için en mühim bunaklık emaresi ise bir ramazan bayramı sabahı beni yanına çağırıp tam bir torba şeker vermesiydi. Demek ismimi unutmuştu. Kesin unutmuştu, çünkü şeker vermekle yetinmeyip bir de beni kucaklamış, boynuna bastırmıştı. O lezzetli ter kokusunu doyasıya çekmiştim içime, babamın kokusuna benziyordu, babam muhacirdi, Hamza değildi, ama ter kokuları birbirine benziyordu. İnsan büyük, saadetli ve güvenli bir dünyaya giriveriyordu onları koklarken...

Sanırım Hamza dedemi ben öldürdüm.

İstemeden oldu, ama ben öldürdüm.

Kahvehaneden döndüğü o gün, evin içinde kendimden geçmiş bir halde uçurduğum kâğıttan uçağın peşinden koşmuyor olsaydım, tam kapıyı açıp hole adım attığında Hamza'ya çarpmamış olsaydım, Hamza çarpmanın etkisiyle yere yuvarlanmamış olsaydı, yere yuvarlanırken gözlüğü gözünden fırlayıp kırılmamış olsaydı, biz onun gözlüğüne güvenerek evin içindeki kırmızı sansürünü gevşetmemiş olsaydık, o gevşeme nedeniyle kapının önüne dizilen ayakkabıların altına gelişigüzel gazeteler serilmiyor olsaydı, o gazetelerin birinin baş sayfasındaki nal gibi büyük bir renkli fotoğrafın muhtevası ölü ele geçirilen teröristler olmasaydı, ölü ele geçirilen teröristlerin bedenlerinden o kadar çok kan akmamış olsaydı, Hamza'nın yuvarlandığı yerde ıhlayarak açtığı gözlerinin buluştuğu ilk görüntü o resim olmasaydı, belki büyük dedem bugün hâlâ yaşıyor, biz de milletçek onu dünyanın en yaşlı insanı sıfatıyla Guiness rekorlar kitabına yazdırmaya gayret ediyor olacaktık...

Ben ayağa kalkıp bana sıkı bir azar kaymasını, belki okkalı bir tokat atmasını yanı başında tir tir titreyerek beklerken, o resme kilitlenip kaldı. Kapının önünde hafifçe doğruldu, sırtını duvara verip bağdaş kurdu, uzanıp gazetedeki resmi yırttı, gözlerine doğru yaklaştırıp bir kuyumcu dikkatiyle dakikalarca inceledi. Vakit geçtikçe aldığı nefesler sertleşiyor, yüzünün her daim sert çizgilerinde tuhaf bir yumuşama seziliyordu. O yumuşaklık belli bir noktada iyice oturdu, tümüyle sahip oldu yüzüne, bir an gülecek sandım, ama gülmedi. Resmi gömleğinin cebine sokuşturup yavaşça ayağa kalktı, doğruca evin en karanlık odasına yöneldi, odaya girdi, kilitte çevrilen anahtarın metalik sesini duydum ve bir kez, sadece bir kez, boğuk bir hıçkırık...

Tam dört gün kaldı odada, kapının diğer tarafındaki yalvarmalarımıza, ikna gayretlerimize aldırmadan, yemeden içmeden, tek bir ses çıkarmadan.

Bütün ailenin büyük dayımın kapıyı kırma önerisini hararetle desteklediği ve "Yeni gözlük de hâlâ gelmedi. Allah o İstanbullu optiğin belasını versin" diye ilendiği dördüncü günün gecesinde, salonun kapısında belirdi Hamza. Bitkindi, dört günde iğne ipliğe dönmüş, o heybetli hacminin neredeyse yarısını kaybetmişti. Ve sırılsıklamdı, üzerinden tüten çiş kokusu bir anda tüm mekânı kapladı. Teyzelerim orta sehpasının üzerine laubali bir şekilde konulmuş kırmızı yelekli gürbüz Bavyera köylüsü biblosunu can havliyle kaldırmaya yekinirken Hamza hiç oralı olmadı. Kapıda durup salondakilerin yüzüne tek tek baktı. Bana bakarken yüzü sanki şefkatle titredi bir an ya da bana öyle geldi...

Onu ilk defa gözlüksüz görüyordum, büyük mavi gözlerini ne kadar güzel, bakışlarını ne kadar kuvvetli bulduğumu hatırlıyorum. Çocuk aklımla bile, o gözlerin içime işlediğini, bütün bir ömür çıkmamacasına ruhuma kazındığını ve daha yeni bulduğum o bakışları çok geçmeden kaybedeceğimi ânında hissettim sanırım. Ağlamaya başladım. Kendimi tutamıyordum, ağladıkça ağlamak geliyordu içimden, giderek şiddetleniyordu hıçkırıklarım, bir noktadan sonra figana dönüştü. Hamza ağır ağır koltuğuna ilerleyip yavaşça otururken annem beni ve gözyaşlarımı çıkardı salondan...

O gece o salonda ne yaşandığını yıllar sonra küçük dayımdan, körkütük sarhoş olduğumuz bir meyhanede öğrenecektim. Sanırım dayım o geceyi ancak sarhoşken anlatabilirdi, ben de sadece sarhoşken dinleyebilirdim.

Hepsini anlatmaya şu anda da mecalim yok...

Hamza kız çocuklarını, genç kadınları tecavüzcülerin elinden almaya çalışmıştı, alabildiklerini Müslüman ailelere teslim etmişti, alamadıklarına kendisi de tecavüz etmişti...

Hamza erkekleri balık istifi şeklinde iplerle birbirine bağlayıp hepsini tek bir mermiyle, tasarruf ederek vurduktan sonra nehre atmıştı...

Komutan, Hamza'yı bir köyde öldürülenleri tek tek saymakla görevlendirmişti, Hamza görevini yerine getirmişti, sonra komutan köylüleri öldürenlerin soyundan olanların yaşadığı bir başka köyde, beş katının öldürülmesini emretmişti. Bunu anlatırken Hamza, "Bir eksik saysaydım, bir az söyleseydim beş kişi yaşayacaktı" demişti gözlerindeki yaşı silerek...

Hamza İzmir'de koca bir mahalleyi kül eden alevleri başlatan gazı ihtiva eden koca şişeyi, kendi elleriyle taşımıştı...

Hamza Dersim'in kuzeyinde, Koçgiri denen bir yerde, derince bir dereyi Musa misali yürüyerek geçmişti, çünkü dere ceset doluydu...

Hamza açlıktan kırılan askerler, silah arkadaşları, bir dilim ekmeğin başında birbirleriyle boğuşurken sis gibi göğe yükselen ipeksi çöl kumunu tutmaya çalışmış, tutamadığını gördükçe sinirlenmiş, sinirlendikçe gözü kararmış ve tüfeğine davranıp dört esirle iki askeri vurmuştu...

Hamza kırmızıyı sevmiyordu, çünkü ölüm ve zulüm onun kardeşiydi. Hamza beyazı da sevmiyordu, çünkü mermi kafaya girince ortaya beyaz saçılıyordu. Sarıyı da sevmiyordu, çünkü irin bağlayan yaralardan sarı akıyordu.

Hamza hangi renk parlıyorsa o rengi sevmiyordu.

Renkler ve insanlar yalancıydı...

O geceden bir ay sonra öldü Hamza dedem.

Vasiyetini yazdığı kâğıt parçasındaki harfler denizdeki dalgalar gibiydi, kavisli, yumuşak.

Orasında burasında noktalar vardı, martılar, karabataklar gibi.

Vasiyeti imama götürdük, anlayamadı.

Milli eğitim müdürlüğüne götürdük, kimse çözemedi.

Nihayet üniversitede bir hocaya okuttuk.

Şunlar yazıyordu vasiyette:

"Tütün tabakam yoldaşım, silah arkadaşım Hataylı Arap Fahri'nin...

Çakmağım beni pusudan kurtaran Amedli Kürt Cemal'in...

Bankadaki yirmi liram Çermikli Ermeni kızı Seher'in (asıl adı Heranuş)...

Gözlüğün kılıfında bir cumhuriyet altınım var. Onu da damadım muhacir Hasan'a verin. Murat'ın tahsiline harcasın. Kusuruma bakmasın..."

Ağustos 2009, İstanbul

 

© Alexandra Klunsmann
Türkiye’den Murat Uyurkulak
Murat Uyurkulak, 1972 yılında Aydın/Türkiye’de doğdu, İzmir’de önce hukuk sonra sanat tarihi okudu, ikisini de bıraktı ve İstanbul’a taşındı; orada Garson, Çevirmen, Gazeteci ve Yayıncı olarak çalıştı; bugün serbest yazar ve çevirmen; bunların yanı sıra Edward Said ve Mikhail Bakunin’in kitaplarını Türkçe’ye çevirdi; ilk Romanı Tol 2002 yılında (İstanbul) yayınlandı , büyük ilgi topladı, o zamandan beri çağdaş Türk Edebiyatı’nın önemli bir edebi sesi olarak kabul ediliyor; diğer yayını: Har, Roman, (İstanbul 2006); Har da edebiyat eleştirmenlerince coşkuyla karşılandı; Almanca olarak yayınlanan eseri: Zorn; Tol Romanının tiyatro uyarlamaları, (Zürich 2008).

 

Gerhard Meier'in bir çevirisi
Gerhard Meier 1957’de doğdu; 1986’da Germersheim’daki Mainz Üniversitesi’nde Fransızca ve İtalyanca çevirmenlik eğitimini tamamladı. Türkçeyi 1982’den itibaren kendi çabalarıyla öğrendi. 1986’dan bu yana Fransa’da, Lyon yakınlarında yaşıyor, Fransızca ve Türkçeden Almancaya serbest edebiyat çevirmeni olarak çalışıyor. Fransızcadan Amin Maalouf, Henri Troyat, Jules Verne, Jacques Attali ve Paco Rabanne’ın kitaplarını, Türkçeden Hasan Ali Toptaş, Orhan Pamuk, Murat Uyurkulak, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Murathan Mungan’ın eserlerini çevirdi.