Hatırlama Macerası

Sarı Defter

  • Yazarın sesinden Romence metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.
  • Sarı Defter, Filip Florian
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Romen yazar Filip Florian’ın bir öyküsü, Claudia Culidiuc’un çevirisiyle.

Hafızam gittikçe paslanıyor ve bu iyi bir şey. Hâlâ iyi. Başkalarının hatıraları umurumda değil, onlara bağımlı değilim ve her gün bu kadar hap yuttuğuma göre, en azından lesitinden kurtulmuş bulunuyorum. Ne durmuş ne de şiddetlenmiş soğuk yağmurdan ötürü dizlerimde donuk bir ağrı var, bana paslanmış şeylerin kıymetini göstermek istiyormuş gibi sanki. Ve yazıyorum, ne yapayım, merhemi kullanmadan, dördüncü hapı almadan ve Amerikan bombardımanını unutmadan yazıyorum. Bükreş’in başına gelmiş felaketi düşünüyorum sadece o kadar, hele yanımda çaydanlıkla fincanım varsa. Benim en favori çayım, kekik çayı, şekersiz.

Ne de olsa, her şeyden en çok hatırladığım vızıltıdır, şaşırtıcı, korkunç bir vızıltı. Binlerce arı kulaklarıma girmiş gibiydi sanki. İğnelerinden korkmuyordum, şakaklarımı avuçlarımla sıkıştırmıştım, işe yaramadı, arılar kafamda özgürce uçuşuyor, vızıldıyor, şiddetle çarpışıyor, kulak zarlarıma durmadan vuruyordu. Petek kurmaya başladıklarını sanmıştım ve o kadar gümbürtüden iyi bir şey çıkacağını beklediğim için, yanaklarıma az da olsa bir iki damla bal düşeceğini umut ediyordum; düşmemişti. Ta Cumartesi akşamı, geç bir saatte, annem beni emaye bir leğende yıkayıp kulaklarımı kibrit çöpüne takılmış küçük pamuk parçalarıyla temizledikten sonra, arı kovanının iyice işe koyulduğundan emin olmuştum. Daha önce hiç olmamış gibi, annem kulak kiri kalıntılarını toplayıp, eskiden nane şekerlerini sakladığı yuvarlak, metal kutuya koymuştu. Kutunun üzerinde ‘Daphne’ [Defne] yazıyordu, annem de bir gün kulak kirini eritip mum yapacağına söz vermişti.

Hava almak için kapakta açılmış deliklerin sayısına göre altı tane ışık çizgisiyle yumuşatılmış soluk ve tozlu karanlığı da unutmam. Orada yatıyordum, omuzüstü çömelmiş bir biçimde, Paul amcamın kışın tabutta yattığı haline benzemeyim diye sırtüstü yatırılmak istemediğim için. Bavul her patlamada sarsılıyordu, kayaların üzerine yuvarlanmış oyuk bir fıçı gibi, bense beyaz mezarı, dikkatlice kazılmış çukuru, karda yükselen toprak yığınını, papazların cüppeleriyle siyah kıyafetlerini, çiçeklerle vernikli tabutu, koca yanaklı bir taş meleğin elinden sarkan buz saçakları görüyordum. Kımıldamayı beceremiyordum ve bir süre sonra hâlâ nefes aldığımdan şüphelenmeye başlamıştım. Göğsüme hava girip girmediği belli değildi, o yüzden ölümün acıtmadığını, insanın kendini içinde kolayca kaybettiği kabarık bir sis gibi geldiğini farz etmiştim. Dirseğimden sert, çok sert çimdiklendim, fena acıdı, ve zeminin en çok sarsıldığı anda yaşadığımdan emin olmuştum. Annem yanımdaydı, bavulun içinde değil, sığmazdı, yatağın altında, etrafına sarılmış bir yorganın içindeydi. Yorgan, rulo biçimde kıvrılmış kocaman yeşil bir krep gibi göründüğüne göre, ortada yer alan annem vişne reçeli gibi görünüyor olmalıydı. Bir el çıkarıp onu da çimdiklemek için her şeyimi verirdim, fakat imkânsızdı, o yüzden bütün gücümle onu çağırmaya başlamıştım, kendimi bile duyamadığımı fark edene kadar. O tahta bavulun içinde nasıl bağırıp sarsılıyorsam, tahmin ediyorum ki annemin karnının içinde de o şekilde bağırıp sarsılıyordum, doğmadan iki ay önceki 1940 depreminde.

Onun dışında zaman kavramını kaybetmiş, dakikalar saat kadar uzamış, saniyeler düzeninden çıkmış ve duvar saatindeki guguk muhakkak gördüğü ilk yere kaçmış olmalıydı, bir yuva ya da tenha bir köşe aramaya. Sonra, yavaş yavaş ev sarsıntısı durmuş, kafamdaki arılar sakinleşmiş, dakikalar eski haline dönmüş, saniyeler periyodunu yeniden bulmuş, guguk dönüp bitkince üç defa çalmış ve seslerimiz birbirlerine karışmıştı. Her zaman olduğu gibi en boğuk ses diğerlerini bastırarak sonunda duyuldu, çünkü büyük dede, eski topçu, biraz sağırdı ve insanların kendi halinden farklı olduklarını aklından geçirmezdi. Lili, Marieta Teyze ve büyük dede, güçlerini ortaya koyarak bavulu ve sarılmış yeşil yorganı yatak altından beni ve annemi çıkarıp bizi hava almamız, kucaklaşıp birbirimizden ayrılmamamız, uyuşukluğumuzu az da olsun atmamız ve her şeyin bittiğini anlamamız için bırakmışlardı. Onlara nihayet baktığımda, yüzlerindeki renklere inanamamıştım, balığın mavimsiliği ile unun beyazının arasındaydı. Sonra, etrafıma kirli bir pencereden bakıyormuşum gibi evdeki dağınıklığı fark etmiştim. Kesif ve ağır, toz tanecikleri küçücük damlalara benziyor, ışıkta parıldıyordu, yine de tonlarca cam kırığının, kitaplıktan düşmüş kitapların, devrilmiş lambanın, kırılmış sürahinin, yere dağılmış nergislerin veya bir köşeden çerçevesinden çıkmış, o da yere düşmüş Venedik’in bir iskelesini sergileyen büyük tablonun manzarasını kapatmıyordu. Lili’nin meşguliyetlerinden biri evi temiz tutmak olsa da, süpürge ile faraşını getirmek için kalkmaya hali yoktu. Hareketsiz, eli ağzında, dudaklarından ses çıkmasını engelliyormuş gibi duruyordu.

Ancak dışarı çıktığımda bahçede, şehrin üstündeki dumanı görmüştüm. Devce, kasvetli, göğün solmuş mavisine katran dökmüş gibiydi duman. Uzaktaki karanlıkta aslında ağızlarından değil de kuyruklarından alev çıkaran yılanlar gibi kalın, çöreklenmiş kıvrılarak yüzlerce duman gökyüzüne yükseliyor, güneye doğru gidip güneşi yutmaya çalışıyordu. Bütün bulutlardan daha kabarık ve kara bu dev duman bize yaklaşmasa bile, annemden hayatta ayrılmazdım. Dizlerini sımsıkı tutuyordum, yanağımı sol kalçasına yapıştırmıştım, saçlarımı okşayan parmaklarından, fısıltılardan ve eteğinin kırışıklıklarından esen, beni dumandan ve onun içine toplanmış sayısız yılandan koruyan münasip bir buhar çıktığını hissediyordum. Petrache, köpeğimiz, kahverengi lekeleriyle ve sarkık kulaklarıyla, annemin ayaklarından sürtünüp ayakkabısını yalayarak o kadar acı acı havlıyordu ki, o da burasının korunduğunu tahmin etmiş olmalıydı. Oysa etrafımıza bir korku seli yayılıyordu. Dedemin binek kısrağı, Stela, ahırının bir kapısını yıkıp delicesine koşuyordu; meyve bahçesindeki bankların, kurusun diye kilerin önünde konulan fıçıların, çilek ağacının çitlerinin ya da çakıllı patikanın yanlarındaki yeni kestirilmiş çalılıkların, önüne çıkan her şeyin üzerinden atlıyordu. Her nasılsa, ineklerden biri barınaktan kaçıp terlemiş kısrağa yetişmeye çalışıyordu, diğerleri de buzağılarla beraber kışkırtıcı bir şekilde böğürüp kirişli kapıda itişiyorlardı, kapı neredeyse yıkılmak üzereydi. Aynı şekilde tepeli tavuklar gıdaklayıp kanat çırpıştılar, telden ayaklarıyla tutunup deli olmuşçasına boşluğu gagalıyorlardı. Çok yüksekte, kavakların üzerinden, bitmeyen karga sürüleri doğuya doğru hızla uçuyorlardı, sığırcıklar döngüler ve eğirmelerden vazgeçmişlerdi, evin arkasındaysa, Cernica ormanında, daha önce hiç duymadığım bir kuş yaygarası vardı. Bir süre için Bükreş’ten gelen yüksek ıslıkları kara yılanların tıslaması olduğunu düşünmüştüm, ama Marieta Teyze, ninemin ablası, onların hava saldırısının sona erdiğini duyuran ordu sirenleri olduğunu açıklamıştı bana. Doğrusu ne gökyüzünde uçak, ne de bir patlamanın yangınını görmüştüm. Sonra gitgide gürültü azalmış gibiydi ve gölün yanındaki manastırın çanları duyulmuştu. Muhtemelen başlangıçtan beri çalmıştı, çaresizce, hava bombalarla dolduğundan beri. Çanın ipini kim çekiyordu acaba diye düşünmüştüm, Macarie, annemin ondan kitap ödünç aldığı ihtiyar mı, yoksa daha genç, sağlam ve korkmuş başka bir rahip mi?

Tuhaf bir matematik, asla çözemediğim bir çeşit numara oyunu gizlice belirmişti o gün. O gün Salı olduğu için üç kısmetsiz saat vardı ve duvardaki takvimin gösterdiği gibi Nisan’ın 4. gününe ulaşmıştı. Sonra işler biraz karışıyordu orada, çiftlikte, çünkü bu felaketi beş can yaşamıştık, oysa büyük dede, askeri deneyimleriyle ve göğsündeki madalyalarıyla, aynen beş saldırı hesaplamıştı. Ancak daha sonra, ikindide, çiftliğe hızla yaklaşıp sürekli korna çalan lacivert Ford’u meydana çıktığında matematiği iyice karışmıştı. Kül ve yol tozuyla kaplı, araba verandanın basamaklarında frenlemiş, ve birkaç uzun saniye boyunca, dokuz, ya da belki on altı, motor rölantide çalışmıştı. Dedem alnını direksiyona yaslamış, ninem de yüzü tanınmaz bir halde arka koltuklarından bizi çağırıyordu. Pudra ve fondöten yerine, yanaklarına, göz kapaklarına ve çenesine bir kül rengi toz tabakası kaplamıştı, arada rimel ve gözyaşlarının süzülürken bıraktığı ince iz görünüyordu. Sonra ikisi de inmişti ve biz artık yedi olmuş; Petrache de ayağımızı dolanırken hepimiz öpüşmüş, babam cephede olmasaydı sekiz olurduk diye düşünüp bazılarımız ağlamıştık. Ninem çok miktarda su içmiş, dedem ise, iki kere damıtılmış kayısı rakısı isteyip bir kaç kadeh fondiplemişti. Yığınla düşünce döküp el kol hareketleri ile heyecanla birbirlerinin sözünü kesiyorlar, sürekli tartışıyorlardı. Ninem korkunç manzaraları, felaketleri, dehşetleri ve faciaları sayıyor, Bükreş’e cehennem düştüğünü ve artık cehennemin nasıl bir şey olduğunu anladığını söylüyor, dedem de, ailemiz ne kadar şanslı olduğunu, hepimizin sağ salim kurtulduğunu, şehirdeki evler ve kuyumcu dükkânı yıkılmadığı, bizi koruyacak çiftlik gibi, güvenli bir yerimiz olduğu için hayret içindeydi. Amerikalılar bombalarını ormanda patlatacak kadar salak değildi, Almanların da oralarda menzil ve cephanelik kuracak vakitleri yoktu artık. İtiraf ediyorum ki, dört yaşında olduğuma göre beni evler, Universitate’deki dükkânın kaderi ya da Alman savaş hazırlıkları ilgilendirmezdi. Gözlerimi dikmiş ninemin sözlerini dikkatlice dinliyordum ki, o Griviţei Caddesi’nde, üçüncü kattaki bir balkona çatlamış bir at fırladığına denk gelmiş, harabeler arasında kavuşmuş ağır yaralı bir kayıp ikizlerin öyküsünü öğrenmiş, Sfânta Vineri mezarındaki heykellerin ta Romen Demiryolları atölyelerine kadar uçtuğunu görmüş, sadece binlerce ölümü duymamış, aynı zamanda Splendid Oteli’nin çatısından yüzlerce gümüş rengi uçakla beraber alevler içinde onlarca canlı canlı yanan erkekler ve kadınlar görmüştü. Mezar konusuna geldiğinde dedem kayısı rakısından tekrar yavaşça yudumlamış ve o olayda talihli olduğu düşüncesiyle sonuçlandırmıştı. Hâlâ yas tutan Marieta’ya söylüyordu bunu, çünkü o Sfânta Vineri mezarını istemişti ama kendisi Paul dayını Bellu mezarında gömüldüğünü ikna ettiğini hatırlatmıştı ona. Duymuş mu duymamış mı, duymamış sanki, büyük dede öksürüp birden ayağa kalkarak B 24 bombardıman uçağını tasvir etmeye başlamıştı. Öyleyse, bir bovling oyununda bir albaydan öğrendiği gibi uçak, bin iki yüzer beygir gücü olan dört tane Pratt&Whitney motoru, dokuz tane bomba salma makinesi ve on kişilik bir kabin ekibi vardı. Anlaşılan ağırlığı yirmi yedi tondu ve üç ton patlayıcı taşıyabiliyordu.

Hava kararıyordu. Petrache verandadan inip açılmamış şakayık ağaçlarını kokluyordu. Onlardan birine işeyip havlamaya başlamıştı. Havlayıp duruyordu. Annem nesi olduğuna bakana dek [havlamıştı], ve [o zaman] burnu toprağa batılmış parlak bir bomba bulmuştu.

*

Yatağında çapraz bir şekilde uzanmış hâlâ uyku sersemi olan Andrei, sineklerin kafasının kauçuktan olduğunu düşünüyordu. Bayılmadan ve acı çekmeden camlara devamlı nasıl çarptıklarını, özellikle insektaryuma koyulacak kadar kocaman ve mavimsi bir sineğin uçuşunu izliyordu ki, nefesini kesen pis kokulu bir rüzgâr hissetmişti. Kareli battaniyeden sıçrayarak pencereyi açıp burnunu dağdan gelen esintiye uzatmıştı. Balkondan bütün sokak baştan başa görünüyordu, bu nedenle genelde sokakta takılan arkadaşlarının yokluğunu farketmesi zor olmamıştı. Uyuşuk bir sabah vardı, bütün şehir uyku hapları almıştı sanki. Ağaçlar solmuş, bir alakarga çit kenarında zıplıyordu, avludaki ördekler kim bilir nereye kaybolmuş, Gruiu, zemin kattaki komşularının kopeğinin de durduğu erik ağacının yanında sere serpe uzanmıştı. Yine de vadinin dibinde hareket eden bir şekil görünüyordu. O, iki kocaman torba arasında dengesini sağlayarak yokuşu ısrarla, yavaş yavaş çıkan bir kadındı. Andrei bir süre onu incelemiş, sonra ince bir pijama soğuğu kesmeyince yatağa dönmüştü.

Zeminde çıplak ayakla hızlıca takır tukur yürümüş, yine de dikkate alınmamıştı. Koltuğa gömülmüş, gözlükleri burnunun ucundaki büyük dedesi, o sabah bulduğu defterin içinde kaybolmuş görünüyordu. Rastgele bulunmuş eski, sarı bir defterdi. Okuldan döndüğünde göstermişti onu, saat iki civarında, sayfaları yavaşça çevirip, şurada burada lekelerle kaplanmış soluk ve ufak yazısını zorla çözerek, güneş bulutların içinde kaybolduğu zamandan beri durmadan okumuştu. Tik gibi sürekli bildiği paragraflara dönüyor, birinci bölümde daha önce okuduklarını sabırla arıyordu. Nasıl olsa ihtiyarın garip ifadesine göre osuruğu, seksen dört yıl önce dünyaya gelmiş, şişmiş karnından değil de, sobadan ya da büronun çekmecelerinden biri çıkmış gibi düşünülebilirdi. Gazlar ise, herhangi bir kimya laboratuarında olmadığı kadar, ekim başlangıcının huzurunda bütün hususiyetlerini koruyordu. Her yere yayılmış, kükürt gibi kokuşmuş, görünmez, mobilya ve duvarların çatlaklarına, köşelere, çarşafların kırışıklarına girmişti. Kokudan boğulmuş Andrei, çarşaf kumaşından nefes almaktan vazgeçip mutfağa kaçmıştı. Kapıdan çıkarken onu soluk, kırışıklarla çevrili bir çift göz, gözlüklerin üstünden tepeden tırnağa süzmüştü. Susadım diye mırıldandı çocuk.

Lavaboda öğle yemeğinin kalıntısı birkaç kirli tabak birikmişti. Onları yıkamak için acele etmemiş, iki dilim ekmek kesip üzerlerine reçel sürmüştü. Orada da sinekler camlara çarpıyordu, reçel ayvalıydı, kızıl bir ışık batının ağaçlı tepelerinden alçalıyor ve yavaşça onu büyük dedesinin yanına bırakan ailesinin umutlarından bazıları, yani iştahının açılması, gerçekleşmeye başlıyordu. Bir süre sonra, ama çok geçmeden, masadaki şeyleri elinin tersiyle itti: çaydanlığı, tuzluğu, türlü tenceresini, kepçeyi ve geçen hafta postacının getirdiği büyük ninesinin altı yıldır şehrin çıkışındaki mezarlıkta yattığını bilmeyen, meçhul bir kadın tarafından Peru’dan gönderilen kartpostalı. Açılan yere sırt çantasından çıkardığı her şeyi koydu, ve o kadar okul kitapları ile ıvır zıvırın içerisinden, içi pullar yerine oyuncu resimleriyle dolu pul defterini açtı. Ekşi bir lokma yutarak boks eldivenleri çenesinde yıkıcı bir yumruk atmaya hazır, kaşlarını çatan Stalone’ye gülümsedi. Sonra defteri bir gazeteye sarıp resim koleksiyonunu sakladı ve reçelli parmaklarını yalayarak tarih dersine geçti. O çayırda, Bobâlna’da, bir orduya karşı direnmek için at arabalarını daire şeklinde dizmiş olan şu köylülerin fikri onu şaşırttı. Tıpkı onun, Bükreş’te arabalarının tekerlerini söndürdüğü komşularından kaçmak yerine başlangıçtan beri çöp bidonlarını siper yapıp saldırılarını beklediği gibi. Bir avuç isyancıya acımaktansa, Gruiu neye kızdığını öğrenmeyi tercih etti. Avluya bakınca, Nuţa Teyze’yi, et yağı ve pastırma kuramlarıyla domuzu ahırından çıkarırken gördü.

O anda telefonu çaldı, ve Andrei, hayret içinde, ihtiyarın koç gibi sağılıklı olmakla övündüğünü, torununun dersleri ve yeni öğretmenlerle ne kadar iyi geçindiği konusunda yalan söylediğini, emekliliğinin geciktiğinden şikayet ettiğini ya da mahalledeki ufak tefek olaylardan bahsettiğini duymadı. Hiç olmadığı gibi, büyük dede sıkça ara verip alçak sesle konuşuyordu, o yüzden oğlan, kelimelerin yarısını bile anlamayınca bir şeyi düşürmemeye dikkat ederek ayak ucunda yaklaştı, sağ kulağını kapıya yapıştırdı, avuçlarını kapı çerçevesine dayayıp dinlemeye başladı. Annesinin de telin diğer ucundan dinlediği hikaye, sabah saat on civarında, ihtiyar tıraş fırçasını ılık suya batırıp tıraş sabunu yanaklarına sürerek tıraş ettiği zaman başlıyordu. Tuhaf bir saatti, çünkü genelde bıyığının ve beyaz kıllarının bakımına şafak söktüğünde, yıkandıktan sonra yapıyordu. Sonra, mecburi tessadüfler sırasında olması gereken olaylar olduğu gibi tıraş cihazının neredeyse hiç kesmediğini fark etmişti. Sabunla dolu yüzüyle banyo dolabını açmış ve içeride, düğmeler, mumlar, iplik makaraları, iğneler, zor günler için saklanmış sabun kalıntıları, kutular ve hap zarfları, makaslar, fırçalar, yara bantları, lavanta ve ispirto şişelerinin arasında karışmıştı. Bir tarağı almak isteyince yanlışlıkta parmaklarıyla onu ittiğinde, kırmızı ambalajıyla bir lamanın, tahtanın çatlağından geçip arkada bir yere düştüğünü görmeyi başarmıştı. Oraya bakamıyordu, o yüzden dolapçığı duvara yapıştığı çivilerden indirip bir sandalyeye koydu. Ivır zıvırı boşaltmış, tek rafını çıkarmış ve ince dibini kaldırabilmek için bir kerpeten, çekik ve keski getirmişti. Lakin hayretler içinde kalmış: dibi ilk dokunuşta çıkmıştı, ardından da, üç santim içerde başka bir dip vardı. Rafındaki sıkışmış yerde, toz topakları, kurumuş örümcekler ve kırmızı kağıttaki lama yanında bir defter bulmuştu. Kapak uçların bükülmüş, nem yüzünden sayfaları dalgalanmış, üzerine küf izleri çıkmış bir defterdi. Sarı bir defter diye fısıldamıştı büyük dede telefonda, bu ayrıntı gizli olduğundan değil, sesi kısılmış olduğundan. Sonra susmuştu, ve çocuk bu sessizliğinde bir tür iç çekiş, bir ıslık ya da bir esinti gibi duyduğunu sandı. Sonra, Bükreş’te evinde olan annesiyle geniş koridorda bulunan kendisi, akşam çöktüğünde, defterin sahibinin kim olduğunu öğrendiler. Defterin sahibi herkesin sevdiği biriydi, çünkü o annesine baba, kendisine dede, ihtiyara oğul olmuştu. Kapının ötesinde anlatıldığına göre, Marcel’in notları bir günlüğe değil, ironi, şefkat ve elemle sızmış acı hatıralara benziyordu. Odada lamba açık değildi, fakat anahtar deliğinden karanlığı daha da bunaltıcı yapan, ağır bir hava esiyordu sanki. Çocuk kaza ve başarısız ameliyatla ilgili sözleri duydu, Amerikalılar tarafından yapılan bir bombardıman ve bir tutuklamayla ilgili birkaç tuhaf olayların ayrıntılarını yakaladı, sonra lambayı açıp gürültü yapmaya başladı. Çok beklediği halde telefona çağrılmadı.

Normalde ekmek kızartıp tereyağı sürdüğü saatte, büyük dedesi kendisinin aç olmadığını söyledi. Futbol dinlemeye hali de yoktu, o yüzden radyoyu mutfağa götürüp sesinin açılmamasını istedi. Birkaç unlu bisküvi çıtırdatarak, İtalyan bir şarkıdan sonra spikerin UEFA Kupası sırasında Dinamo Bükreş Sporting Lisabona ile mücadele edeceğini Ştefan cel Mare Stadyumuna bağlantı kuracağını anons edince Andrei’in ellerindeki tüyler diken diken oldu. Tribünlerin gürültüsünün ve yorumcunun hızlı konuşmasının etkisiyle bir süre çiğnemeyi bıraktı, bisküvinin tadı oyuncuların isimlerini tanımasını engelliyormuş gibi. Sonra, sıktığı yumuklarıyla masaya vurması, Demollari’nin gol kaçırışında boş boş sıçraması, Portekizlilerin ataklarının sırasında Dinamolu olarak titremesi, Moga ve Dorinel Munteanu şutlarında hayal kırıklığı yaşaması, sürekli tırnak yemesi, Figo’nun ataklarının verdiği heyecanı, kaleci Stelea’nın anı yaşatan uçuşları ve bitkin haline getiren birinci yarı finalle maç büyüsüne girdi. Arada, arkada bir haber bülteni geçtiğinde ve bir bardak şurubu kaşıkla karıştırdığı sırada odadan tuhaf bir öksürük duyuldu. Radyoyu kapattı; öksürük hırıltılıydı ve durmuyordu. Çabucak şiddetlenip inlemeler ve boğulmalar bir seriye dönüşmüştü. Sessizlik olana kadar oğlan havada kalmış kaşıkla donakaldı. Uzun çınlayan bir sessizlik oldu. Daha sonra, büyük dedesi koridora çıktığında bayılacağını sandı. İhtiyar ölmemişti ve Dinamo, uzatmalardan sonra Gerstenmayer’ın attığı goller sayesinde Sporting’i yenip onu yatağa göndermişti.

 

Filip Florian © Mircea Struteanu
Romanya’dan Filip Florian
Filip Florian 1968’de Bükreş’te (Romanya) doğdu; Bükreş Üniversitesi’nde jeoloji ve jeofizik öğrenimi gördü (1987-1990); Cuvîntul adlı kültür dergisinin, daha sonra Özgür Avrupa Radyosu’nun editörü; Deutsche Welle Radyosu’nda serbest olarak çalışıyor; Frankfurt, Torino, Leipzig, İstanbul, Varşova ve Budapeşte’de çok sayıda edebiyat festivaline ve kitap fuarına katıldı; pek çok kitabı yayımlandı, en son: Zilele regelui (roman, Bükreş, 2008); Băiuţeii (roman, Bükreş, 2006 ve 2007), Degete mici (roman, Bükreş, 2005 ve 2007); Degete mici (Küçük Parmaklar) adlı romanı Almancaya çevrildi (Kleine Finger, Frankfurt am Main, 2008); ilk romanı Degete mici çok sayıda ödül kazandı, örneğin 2007’de kültür dergisi România Literară’nın “İlk Eser” ödülüne layık görüldü.

 

Georg Aescht'in bir çevirisi
Georg Aescht 1953’te Transsilvanya’daki Zeiden’de (Romanya) doğdu; Cluj Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı ile İngiliz dili ve edebiyatı öğrenimi gördükten sonra bir Alman lisesinde öğretmenlik yaptı; 1984’te Federal Almanya’ya göç etti; yedi yıl bir dizgi evinde düzeltmen olarak çalıştıktan sonra Bonn’daki Ostdeutscher Kulturrat adlı vakıftaeditörlük yapmaya başladı, şu anda vakfın Kulturpolitische Korrespondenz adlı yayınının editörü. Çeşitli gazete ve dergilerdeki yayın faaliyetlerinin yanı sıra, Ion Agârbiceanu, Carmen Francesca Banciu, Filip Florian, Norman Manea, Gellu Naum, Alexandru Papilian, Andrei Pleşu, Mihail Sebastian und Alexandru Vona gibi Romen yazarların kitaplarını Almancaya çevirdi, ayrıca Fransızcadan Almancaya çeviriler de yaptı ve yayıncılıkla uğraştı.