Hatırlama Macerası

OLTA İĞNESİ

  • Yazarın sesinden Arnavutça metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.
  • Olta İğnesi’, Ardian-Christian Kyçyku
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Arnavut yazar Ardian-Christian Kyçyku’nun bir öyküsü, Edvin Cami’nin çevirisiyle.

Onun cenaze törenini hazırlama, morga yatırılmasını sağlama, bölge papazının, marangozların, çukurcuların ve cenazeyi Darülaceze’den mezarlığa kadar götüren arabanın parasını ödeme şerefine nail olanlar veya tüm bu işleri yapacak zamana sahip olanlar bir şekilde onun ikiz kardeşleriydi. Anneleri, cinsiyetleri ve dinleri farklı olan ikiz lerdi. Aralarındaki tek fark, her birinin kendi memleketlerinde veya bu topraklarda kendilerine özgü bir olay çıkarttıkları için belli isimlere veya lakaplara sahip olmasıydı. O ise yalnız “köpeklerin havlamadığı adam” olarak tanınıyordu. Çünkü yatakhanenin önündeki avluya, pencereye, yemekhaneye, şehre götüren sokağa, gece veya gündüz her uğradığında, daima hamile, lohusa ve aç kalmış dişi köpeklerin havlayarak selamlamadıkları tek insandı. Köpeklerin dilini biliyordu belki.

Bölge papazı, sıradan iki şarkıcının eşliğinde, tohum ekiyormuş gibi buhurdanı sallayarak, onun ruhunu isteyerek ve istemeyerek işlediği günahlardan arındırdı. Ondan sonra, ölü muhacirin cansız başı üzerinde haç işaretini yaptı ve mezarcılara tabutu yer altına indirmeye başlamaları için işaret etti.

Her defnedilecek insana aynı şekilde aç olduğunu hiçbir şeyle göstermeyen toprak aniden tırmıklanmış gibiydi ve orada bulunanlardan bazıları yabancı toprağın yabancılara bir nevi merhametle muamele ettiğini söylediler.

Tabuta çiviler takıldıkları sırada kızlardan biri hıçkırıp çivi çakanların üzerine atlayacakmış gibi koştu.

- Hayııır, - diye bağırdı. – Şimdi aklıma geldi. Sabahleyin, balık avından döndükten sonra, kalbini açtı ve...

- Ve? – sordu yaşlı bir muhacir.

- Yakılmasını vasiyet etti. Evet, evet. Külünü de denize atmamızı istedi.

- Hangi denize? – sordu başka biri. – Sen hangi denizden bahsettiğini nereden biliyorsun?

- Başka denize götürmek için paramız yok ki.

- Deniz genel manada, - kız ısrar etti. Bu son arzusuydu. Belki... Belki kendi defterinin bir yerinde de yazmış olabilir.

Bölge papazı suratını astı. Yakılmayı istemiş bir ölümlüye hayır duası etmek yasaktı.

- Siz kendiniz okuyun, - dedi. – Ben işimi başarıyla tamamladım.

Tabutu yeniden arabaya çıkarttıktan sonra krematoryum yoluna koyuldular. Acele etmeleri lazımdı. Zirâ insanların dediklerine göre, ölümden sonraki o garip saatlerde ceset, vücudun normal ölçüsüne kıyasla beş kat kadar bile ağır olabiliyormuş ve kaldırılması imkânsız hale geliyormuş. Bu sav krematoryumun girişinde ispat edildi.

- Kurşun gibi ağır olmuş, - dedi bekçi. – Sanki insan değil, kurşun eritmeye gelmişsiniz.

- Biz barışsever insanız, - güldü yan bakarak muhacirlerden biri. – Kurşunlar üretmek ve eritmek başkaların işidir.

Krematoryum müdürü cesedi yaktırmak için onlardan dünya kadar para istedi. Hepsi sorumlunun lisan olduğunu biliyordu. Bir memleketin lisanını bilmediğin zaman böyle kazıklanmaktan başka çaren yok işte. Onların haline bir de yabancı vergisi diye bir vergi türü ilave edilmesi lazımmış; yani yabancı cesedin meçhul zehirler, mazisi ve istikbali yeterinceye araştırılmamış kokular yayması ve sair meselelerle alakalı krematoryumun üstlediği mesuliyetten kaynaklanan bir vergi.

Krematoryumun ıssız avlusunda yas tutarken durdukları ve dostunun gür dumanlarını izledikleri sürede, hiddetli bakışlarla birer sigara içmeye başladılar. Hepsi o duman bulutlarında kendi anılarını ve arzularını görüyordu. Yakma iyi bir seçimdi.

- Zavallı, - dedi kız. – Daha uzun bir ömrü olabilirdi.

Muhacirlerin en yaşlısı dudaklarını kıvırdı.

- Niye? - dedi. – Dumanın daha mı kara çıkabilmesi için?

- Kurtuldu, - dedi bir kadın. – Ama sen onun daha fazla yaşamasını isterdin. Seviyordun onu, değil mi?

Kız cevap vermek için acele etmedi. Bu durumlara has göz yaşlarını sildi ve ilave etti:

- Bilmiyorum. Belki. Hayır aslında. Bütün aşklar gibi bir aşk değildi bu. Başka birini seviyordu. Memleketinden bir kız.

- Bu senin onu sevemediğin anlamına gelmez, değil mi?

- Olabilir. Aslında onu çok sevmek, ona ateşli bir şekilde aşık olmak mümkün de değildi. Anlıyor musun? Başkasına ait olduğu aşikârdı.

- O kızcağızın ise öldüğünden bile haber yoktur, - ekledi kadının biri.

Dalgın kız sordu:

- Hangi kızcağız?

- Bunun sevdiği işte!

- Ah, evet... Ona da haber verilmeli. Boşuna beklememesi için.

Onların en yaşlısı onlara azarlayıcı bir bakış attı.

- Kendisi öğrensin, - kekeledi. – Aşık bir kadının hasretiyle oyun oynayamayız. Biz o zavallı kızın bu hayatta hasreti haricinde başka kıymetli bir şeyi olup olmadığını nereden bilelim?!

- Evet, evet, - dedi kadınlardan biri. – Kendisi öğrensin. Mektup, haber, telefon almayınca... Kendisi anlayacak, hepimizin başına geldiği gibi.

- Benim hiç yurt dışında bulunan bir sevgilim ölmedi, - dedi kız.

- Hiçbir zaman geç değildir, - cevapladı orada bulunanların en yaşlısı.

Dostun duman bulutları artık görünmüyordu.

En yaşlısı, onların kaç kişi olduğunu sayabilmek için gerekli sükûnet ve zamana sahipti.

Külü, denize kimin atacağına karar vermek için kura çekmeye karar verdiler.

Kuranın çekilmesinden sonra, hicrette bir ayını yeni tamamlamış bir kadın seçildi.

- Bu işe talihli başlıyorsun, - dedi kız.

- Ne işi? – şaşırdı kurayı kazanan kadın.

- Cehennemliğe, - dedi onların en yaşlısı.

Çoğu tamamen farklı memleket ve lisanlara sahiptiler ve bir araya geldikleri mekânın dilinde pervasızca anlaşıyorlardı. En nazik gülümsemeyi bile atlamadan birbirinin gaf ve ifade eksikliklerini kabul ediyorlardı.

- Ömrü uzun olsun, - güldü semaveri teslim ederken krematoryum memurlarından biri. - Allah suda da, havada da hayırlı kılsın!

- Sen ananın ömrüne bak, - diye tepki verdi kızgınca muhacirlerin en yaşlısı.

Yürüyerek deniz kenarındaki küçük körfeze gittiler. O yerde “köpeklerin havlamadığı Adam” her sabah, işten sonra, balık tutmak veya hasretin korkunç hayallerinden kurtulmak için dalmayı alışkınlık yapmıştı.

Sonra külü dağıtmak görevini içlerindeki en yaşlı erkek aldı. Hepsinden çok bu göreve o layıktı. Çünkü bu ilân edilmemiş muhacirler cemiyetinin kurucusuydu ve bunu, kül olup bitmiş o kadar rüyanın acı ruhunu satmadan becermişti.

Kadınlar artık hüngür hüngür ağlıyordu. “Köpeklerin havlamadığı Adamın” gençliği için geçici olarak feryat ediyordu ve o gün ve gecelerin gri hayretiyle, uyuklayarak bir gün vatanına geri dönme veya hiç dönmeme hayalleriyle, hepsi o semaverin ağzından sırayla geçecekti.

En yaşlı erkek, külü rüzgârdan deniz kıyısına itilmeyip sularda erimesine dikkat ediyordu.

- Olta iğnesine yakalanmak korkunçtur ama, - bozdu suskunluğu en yaşlı kadın. - Balık olmak... Farzedin: ellerin yok, hiçbir kurtuluş imkânın yok... çengelli iğne boğazına, midene veya akciğerine takılmıştır...

- Bir balık külünü dağıtmak için bir araya gelmedik buraya, - kızdı en yaşlı erkek. – En iyisi anne veya baba olmayı farzet. Ve uzaklarda bir yerde, dünyanın ucunda, bazı yabancıların oğlunun külünü dağıttıklarını düşün...

En yaşlı erkek, köpeklerin havlamadığı Adamın ortalıkta bulunmadığını ilk farkedendi. Kamp müdürüne ve dalgıçlara haber vermişti. Onlarla beraber sulara dalmış, kaya, yosun ve karnı aç yengeçlerin arasında dolaşmış, onu buluncaya kadar. Onsekiz metre derinliğinde. Fakat köpeklerin havlamadığı Adamın yeniden dirilme imkânın hiç olmadığını idrak ettikleri halde, onun sanki canlı, cesaretlendirici gözlerinin görünümüne değil, balığın görünüşüne şaşırmışlardı. Dev bir balıktı, bir kayık kadar. Köpeklerin havlamadığı Adam onu oltayla tutmuştu ve kaçırmamak için ipi beline bağlamıştı. Balık, o da belki kaçırmamak için, suların en iç derinliklerine yüzmüş ve takılıp kalmıştı orada; yakalayan can verene kadar.

En yaşlı erkek bu balık türünü tanıyordu. Balkanlar’da ve daha ileride, Hazar Denizi’nde, “koran” adıyla bilinirdi. Etobur bir balıktı. Olta iğnesine yakalandığında, çıldırdığı için ölüyordu. Pullarının rengi tamamen değişiyordu, öyle ki iğneye başka bir balığın takıldığını zannediyordun. Fakat bu, ölmeyi istememiş ve doğuştan sahip olduğu renkleri muhafaza etmiş. Köpeklerin havlamadığına sırtını dönmüş halde, muhacir kanının kulaklarından, ağzından ve burnundan fışkırmasına, yakalayanın kıpırdamalarının dinmesine, en yaşlı adamın ve dalgıçların altına ulaşıp şaşkın kalmalarına kadar beklemiş. O zaman balık sert hareketlerle daha da derinlere inmişti ve göğsünden hurma renginde bazı bağırsak parçaları olta iğnesiyle beraber kopup çıkmıştı. Geç kalmış kurtarıcılar sadece o anda köpeklerin havlamadığı Adama dönüp bakmışlardı ve ikinci kez hayret etmişlerdi. Çıplaktı, cilâ renginde, parlayıcı, bir kutsiyet nuru altında. Balıklar ve diğer su altı mahlûkları yalnız onun iç çamaşırlarını ve deri bileziğini yemişlerdi. Anne karnından yeni çıkmışa benziyordu. Hiç çocukluk geçirmemiş gibi, ölümden biraz önceki yaşında, otuz civarında, hayatın ta kendisinin veya ölümün ta kendisinin anası olabildiği bir haldeydi. Semaver hızlıca boşaltılmıştı.

Kül tuzlu sularla karışıp çamur olmuştu.

“Çamurdan gelip çamura dönüyoruz”, demişti kaç kez bölge papazı.

Sadece semaver boş kaldığında, hiçbir kemik parçasının yanmadan kalmadığında, rüyaların da tozundan ve külünden artık hiçbir şey kalmadığında, köpeklerin havlamadığı Adamın kafasında neyin esmiş olabildiğini kendilerine sormaya başladılar. Bir tür önsezi olmalıydı. İş yerinden geri dönduğünde, sanki yaşayamıyordu körfezin yanında dalmadan. Karnavalda da balık kılığına giriyordu. Fakat balık hiç yemiyordu. Balıkları tutuyordu, onları bir iki saatte kendi odasında bulunan büyük bir akvaryumda kapatıyordu, ondan sonra tekrar serbest bırakıyordu. Çocuk gibi neşeleniyordu balıkların yüzmeyi unuttuklarını gördüğünde. Acaba balıklar ve boğulmuş insanların yüzmeyi unutsalar da onu dalgalardan tekrar öğrendiklerini bilmiyor muydu? Yoksa kendisi Kadere bir mesaj mı iletmeyi düşünmüş, öyle ki Kader de onu olta iğnesiyle yakaladığında, bir az tuttuktan sonra tekrar mı bıraksaydı?!

Onlar körfezden saat üçte, öğleden sonra döndüler. Aç değillerdi. Yemekhane boşalmıştı ve yalvarsalardı da belirlenmiş saatlerin dışında onlara kimse yemek vermeyecekti.

En yaşlı erkek el yapımı bir sigara içiyordu.

Köpekler leş gibi kokan oyuklarından çıktı ve ses çıkarmadılar. Belki kime havlanmaması gerektiğini bilmediklerinden dolayı. Onların hiçbir zaman havamadıkları Adam, “bir ölüden bir osuruk çıkarmak, bir muhacirden bir dolar çıkarmaktan kolaydır” diyen atasözü bilirdi. Ve o kayık kadar balığı tutmadan evvel havaya karşılığını vermiştı. Odanın akvaryumunun altında, bir zarf içinde bir miktar para bırakmıştı. “Sonraki masraflar için” – o kadar yazmıştı zarfın üstünde. En yaşlı erkek parayı sayıp hesapladıktan sonra, köpeklerin havladığı adamın sadece külün dağıtılmasını ödemeden bıraktığı ortaya çıktı. Bunu da onlar bedava yapmışlardı, ona ve kendilerine saygı gösterebilmek için. Artık bundan sonra köpeklerin kederli ve hıçkırıklı ağlayışlarına tahammül etmeleri lazımdı; havaya, kum kıyılarına ve tuzlu sulara atılmış ruhlar ağlayışı gibi bir ağlayış. Ve o köpeklerin havlamasını ara sıra da olsa dindirecek olanın kim olacağını öğrenmeyi beklemeleri lazımdı.

O günden sonra o hoş ve sevgili körfezden hiç denize yüzmeye girmediler. Yolu o tarafa düştüğünde de, bilhassa güneşin doğuşunda, köpeklerin havlamaları ve kıyamet günü bile sormayan yorgunluğu arasında, herkes kendi lisanında kafasını sallıyordu. Ve insanın hiçbir zaman gereğinden büyük balıklar tutmaması gerektiğini söylüyorlardı. Havlamaların tahammül edilemeyecek seviyeye ulaştıkları durumlar haricinde.

 

Ardian Kyçyku © Valentin Boboc
Arnavutluk’tan Ardian-Christian Kyçyku
Ardian Kyçyku, sanatçı adı: Ardian-Christian Kyçyku 1969’da Pogradec’te (Arnavutluk) doğdu, Bükreş’te (Romanya) yaşıyor; Tiran Üniversitesi’nde Arnavut dili ve edebiyatı öğrenimi gördü; Bükreş Üniversitesi’nde doktora yaptı (1998); Bükreş’teki “Gheorghe Cristea” Üniversitesi dekanı; Haemus adlı edebiyat dergisinin yayıncılarından; çok sayıda Arnavutça kitabı yayımlandı, en son: Shkëlqesi (tiyatro oyunu, 2009), Ati (2009), Gjaku asnjanës - jetë suflerësh (tiyatro oyunu, 2009); ayrıca çok sayıda Romence kitabı yayımlandı, en son: Loc pentru o singură păpuşă – poveste de filmat / film de povestit (2008), Empatycon sau Cartea vieţii premature (roman, 2007, 2009); Romanya Yazarlar Cemiyeti’nin, Arnavut Yazarlar Birliği’nin, Orta Avrupa Bilim ve Sanatlar Akademisi ve Bükreş’teki Yazarlar Cemiyeti’nin üyesi olan Kyçyku, Arnavut kültür derneği “Haemus”un kurucu üyesi.

 

Ardian Klosi'nin bir çevirisi
Ardian Klosi 1957’de Tiran’da (Arnavutluk) doğdu. 1980-1986 arasında Tiran’da Arnavut dili ve edebiyatı öğrenimi gördükten sonra edebiyat yayınevi Naim Frashëri’de editör ve çevirmen olarak çalıştı. Ardından Innsbruck Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat bilimi öğrenimi gördü, 1990’da doktora yaptı. Arnavutluk’a döndükten sonra öğrenci hareketine katıldı ve yeni özgür basında faaliyet gösterdi. 1993-1998 arasında Münih’te yaşadı, Münih’teki Arnavut Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nde ders verdi. Wilfried Fiedler ile birlikte yazdığı Deutsch-Albanisches Wörterbuch (Almanca-Arnavutça Sözlük) 1997’de Langenscheidt tarafından yayımlandı. 1998’de Arnavutluk’a döndükten sonra çok sayıda araştırma, makale ve kitap yazdı, bunlardan bazıları: Netët Pellazgjike te Karl Reinholdit (Karl Reinhold’un Pelasg Geceleri, 2005), Robert Schwartz oder die Fenster meiner Stadt (2007, Arnavutça-Almanca), (Robert Schwartz ya da Kentimin Geceleri), Katastrofa e Gërdecit 2009 (İngilizce, The Gërdec Desaster, 2010). 1983’ten bu yana Büchner, Kafka, Brecht, Böll, Dürrenmatt gibi yazarların çok sayıda eserini çevirdi. Özgün eserleri ve çevirileriyle çeşitli ödüller aldı.