Etkisi

Carl Schmitt parlak bir üne sahip bir devlet ve hukuk kuramcısıdır. Aynı zamanda da usta bir üslupçu, tutarlı bir analizci ve kavram virtüözüdür, ayrıca burjuva liberalizmine ve parlamenter sisteme karşı belirgin düşmanlığı ve şiddetli anti-semitizmiyle dikkat çeker.

Sistemini reddettiği Weimar Cumhuriyeti’nde devlet ve anayasa hukukunun yorumcusu olarak büyük bir saygınlığa sahip olan Carl Schmitt, devlet iktidarının, devlet hukukunun yasallığı ya da egemenlik sorunu gibi konularda görüş bildirdi. Hümanizmi eleştiriyor ve Fransız Devrimi’nden beri demokratik devletlerin yasalarına damgasını vuran fikirleri „siyaset“in soğuk gerçekçiliğiyle karşı karşıya getiriyordu. Schmitt’in „siyaset kavramı“, kamusal-sosyal alanın tasvirinde („tartışan burjuvazi“ye karşı) mücadele metaforundan ve devlet topluluklarının birbirini ayırt edip kimliklerini kazanmalarını sağlayan dost/düşman şemasından yararlanır. Bu kavram parlamenter-toplumsal çıkarlar dengesinden çok uzaktır ve üst düzeyde kendi kaderini tayin etme konusunda hümanist eşitlik idealini reddeder. Kavramın insan imgesi, devletin görevini insanı zaptetmek olarak gören İngiliz devlet kuramcısı Thomas Hobbes’un (17. yüzyıl) düşünceleriyle benzeşir.

Schmitt insanı elbette ancak ikinci sırada düşünür. Onun çıkış noktası yasanın kaynağı olarak devlet iktidarıdır. Sık sık alıntılanan ünlü deyişine göre, olağanüstü durumda karar veren egemendir. İlk bakışta bu tanım „egemenlik“ kavramının içeriğini aşırı bir biçimde öne çıkarıyor gibidir. Aynı zamanda da, demokrasideki halk egemenliğinin bir anlama sahip olduğu olağan durumu hukuk normlarının yürürlükten kalktığı bir duruma indirgeyerek dışlamaktadır. Meşru iktidar işte tam da burada –olağanüstü durumda– tahakkuk ederken, parlamenter demokrasinin olağan durumu meşruluğun kaybıyla karakterize edilmiştir. Buna göre, demokratik iktidar yalnızca plebisiter sistemde meşrudur. Oysa, parlamenter halk temsilciliği –Schmitt’e göre–siyasi gerçeğin aranmasının ve kolektif bir iradenin rasyonel oluşumunun bir aracı olarak değil, belli parti çıkarlarının peşine düşüldüğü bir yer işlevi görmektedir. Egemen olan, yani halk, bu sürecin dışında bırakılmıştır. Monarşinin meşruluğunun yerini „yasa koyucu devlet“in resmi yasallığı almıştır. Schmitt için öncelikli olan insanlar değil, güçlü devlettir.

Schmitt’in bu tür teşhislerde Weimar’ın kırılgan demokrasisini göz önünde bulundurduğu söylenegelmiştir. Gerçekten de, Weimar Cumhuriyeti’nin tarihi güçlü ya da zayıf bir demokrasinin devlet yapısı üzerinde düşünmek için pek çok fırsat sunmaktadır. Fakat Schmitt’in coşkuyla savunduğu totaliter devlet fikrini deneyimlerle desteklemesi mümkün değildi. Schmitt neredeyse dini bir yüceltmeyle, devleti, devlet ve toplumun homojen birliği olarak tasavvur eder. Oysa bu durum, onun meşru devlete örnek olarak gördüğü monarşide de söz konusu değildi. Fakat parlamenter Weimar Cumhuriyeti’nde devlet kuramı fikri ve gerçekliğinin, devlet ve toplumun, halk egemenliği ve yasamanın parçalandığını görmüştü. Bir yandan soğukkanlı analizlerde bulunan bir realist olan Schmitt, bir yandan da kavramlarına dini çağrıştıran anlamlar yüklemekten kaçınmıyordu (devletin her şeyin üzerinde bir totaliterlik olarak tanrılaştırması, olağanüstü durum ile dini mucizeler arasında paralellik kurması vs.). Schmitt’in bu yaklaşımı onun Siyasi Teoloji adlı kitabında yer alan, modern devlet kuramındaki tüm önemli kavramların laikleştirilmiş teolojik kavramlardan başka bir şey olmadığı yönündeki ünlü teze tekabül etse de, 1933’de büyük bir coşkuyla desteklediği Nasyonalsosyalist ideolojiye karşı açık olmasına da yol açtı. Schmitt devletin birliğinin Führer devletinde yeniden kurulduğunu düşünüyordu.


Metin: Ulrich Sand