Ayın müzik grubu Padişaha Başkaldırı - İstanbullu Baba Zula

Baba Zula
Baba Zula | Alper Etug

Baba Zula triosunun yaptığı müziği elektronik club, 60’lı yılların halüsinojenik tını yolculukları ve Şaman ritüelleri arasında bir yerde konumlandırmak gerekiyor. Suzanne Cords grubu tanıtıyor.
 

Canlı, cümbüşlü bir ortam. Gençler, yaşlılar, Almanlar, Türkler ve birkaç başka milletten insan elleri havada, halka olmuş dans ederken, Murat Ertel elektronik sazıyla izleyicilerin arasında dolaşıyor.

Baba Zula ekibi ulaşılabilir müzikçiler, kuralları umursamıyorlar. Murat’ın üzerinde bir padişah kaftanı, perküsyonist Levent Akman vahşi yelesi, yemyeşil desenli gömleği ve turuncu pantolonuyla 70’li yıllardan ışınlanmış gibi. Darbukacı Coşar Kamçı ise kasketi ve jean pantolonuyla gerçekten modern uygun bir görüntü sergiliyor.

Baba Zula’nın müziği bildiğimiz türlerin hiçbirine girmiyor. Bu yüzden grup yeni bir isim koymuş yaptıkları müziğe. Murat Ertel "Oryantal dub" diyor, "Biraz avangart, biraz geleneksel. Gelenekselden yeni şeyler üretiyoruz. Sınırları zorluyoruz ve olanakları deniyoruz."

Avangart müziğin öncüleri

Kendilerini avangart müziğin öncüleri olarak gören Baba Zula ekibi, yaptıkları müziğin avangardın etkisiyle dans edilemeyen, kitlelerin benimsemeyeceği bir müzik olarak sınıflandırılmasını da istemiyor. Gerçi bu konuda endişe etmelerine hiç gerek yok. Grubun şarkıları samimi, sade, insanı hipnotize ediyor ve doğrudan kalçalara, bacaklara nüfuz ediyor.

Baba Zula’nın başarı hikâyesi 1996 yılında bir Türk filmine yaptıkları müzikle başladı. 2005 yılında Fatih Akın’ın İstanbul’un seslerini anlatan filmi "Crossing the Bridge" Baba Zula’nın modern Türk müziğinin öncü gruplarından biri olarak yurtdışında da tanınmasını sağladı. O gün bugündür grubun albümlerinde "Einstürzende Neubauten", Alexander Hacke ya da Fransız Titi Robin gibi konuk sanatçılar da yer alıyor.

Değişmeyen tek şey şu: Baba Zula sahneye çıktığında, dansöz de dahil olmak üzere, hakikisinden bir oryantal groove ve rock başlıyor. İşte İstanbul’un hakiki sesi bu, diyor Murat Ertel. Dünyanın çok az yerinde bu kadar çok müzik türünün bir arada bulunduğunu ekliyor: "Geleneksel müzik, Arap müziği, elektronik saz, tekno, rock’n roll, Latin, 50’liler. Bunların hepsine tek bir gün içinde rastlayabilirsiniz İstanbul’da."

Ertel, bu özgün müziğin bunlardan ibaret olmadığını da belirtiyor. Sokak hayvanlarının sesleri de var bu müzikte, martılar, kediler, köpekler de var. Hem kozmopolit, hem kaotik: "Bu, dünyanın geri kalanı için anlaşılmaz bir durum. Batı dünyasında her yerde Amerikan müziği yapılır, Doğu’da ise kendi müzikleri. İstanbul’da bu karışım son derece doğal bir yoldan oluşuyor, hissedebilirsiniz bunu. İşte İstanbul’un gücünün kaynağı da bu."

"Arada kalmış" insanlar

İstanbul Boğaziçi’nin kıyısında 20 milyon nüfuslu bir metropol. Avrupa’nın Asya’ya sınır noktasında için için fokurdayan bu şehir, yıllar önce başkent unvanını Ankara’ya teslim etmek zorunda kalmış kalmasına, ama ülkenin gizli kraliçe olmaya devam etmiş.
 

İnsanlar ülkenin diğer bölgelerinden İstanbul’a gelip burada mutluluk arıyorlar. Kent bir taraftan da sanatsal bir avangart yaşıyor, başka hiçbir yerde bu kadar çok trend ve moda üretilmiyor. Buna rağmen gelenekler ve 21. yüzyıl başka hiçbir yerde İstanbul’da olduğu gibi güçlü bir buluşma yaşamıyor.

Murat Ertel, insanın kendini burada ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait hissettiğini söylüyor: "Baba Zula bir İstanbul grubu ve İstanbul’un müziğini yapıyor. Ne tam oyuz, ne öbürü. Tıpkı Almanların Türk, Türklerin Alman olarak sınıflandırdığı Almanya’daki Türkler gibi. İstanbulluyuz biz, arada kalmış insanlarız. Ben, Boğaziçiliyiz diyorum, Asya ve Avrupa arasında gidip geliyoruz."

Toplumsal eleştiri ve trans müziği

Ancak Baba Zula için her şey müzik yapmaktan ve izleyicilerini transa geçiren tınılarla dans ettirmekten ibaret değil. Vermek istedikleri bir mesaj da var. Çoğu zaman yoksullara yardım etmek ve devlet şiddetine karşı durmak bu mesaj. Baba Zula son albümü Gecekondu’da gecenin karanlığında izinsiz inşa edilen evleri anlatıyor.

İstanbul’un periferisinde varlıklarına sadece tahammül edilen milyonların yaşadığı yerleşim merkezleri oluşmuş. "Böyle bir yaşam bizce çok iyi!" diyor Murat Ertel. "Kent merkezinin kaosu içinde son derece yerel, endijen bir yaşam. Ama hükümet İstanbul’da yeni konut alanları açmak için çeşitli bölgelerde büyük bir yıkım başlattı. İstemiyoruz bunu. İnsani değil bu."

Baba Zula üyeleri daha da ileri gidiyor. Onlar için komşularıyla, hayvanlarıyla bir gecekonduda yaşamak çok güzel. Bu semtlerde hayat hızlı akıyor. Aynı semtler hem mimari, hem kültürel anlamda halkın yaşam koşullarının ilginç tanıkları.

Baba Zula için halkın sesi, hem esin, hem umut kaynağı demek. Müziklerini geleneksel kaynaklardan esinlenerek üretiyorlar. Bu arada klasik Türk müziğiyle aralarına sınır çekmeyi çok önemsiyorlar. "Bu türün ana teması, aşk", diyor Murat Ertel: "Oysa halk müziğinde sıradan insanların padişaha isyanının anlatılması hiç nadir rastlanan bir durum değil. Bu yüzden halk müziğini seviyoruz."

Grup bu müziğin esin kaynaklarının bolluğunu kısa süre önce sahne aldığı Beethoven Festivali’nde izleyicisinden gördüğü yoğun ilgiyle kanıtlamış oldu. Festivalin bu yılki sloganı "dikbaşlılık" gruba çok yakışmış. Çünkü Baba Zula da tıpkı büyük bestecinin bir zamanlar yaptığı gibi kendi yolundan gidiyor.