Kısa yollar:
Doğrudan içeriğe git (Alt 1)Doğrudan bir alt navigasyona git (Alt 3)Doğrudan ana navigasyona git (Alt 2)

Deniz Gezgin im Gespräch mit Pınar Öğünç
“Çitler” yerinden oynarken...

literatür Interview mit Deniz Gezgin© Goethe-Institut | Graphiker: Çağın Kaya, Fotograf: Ismail Gezgin

Deniz Gezgin,“içimizdeki beşeri sökmek” isteyen bir yazar. “İnsan”ı, “insan”dan kurtarmak ne demek? Bu, iktidar alanına dönüşmeye meyyal dil üzerine düşünmekle başlıyor önce. Sonra gezegenin tarihini kendisiyle başlatacak kadar ahmak, doğayla, diğer canlılarla ancak sömürü ilişkisi kurabilecek kadar nobran “insan” üzerine en baştan cümleler kurmayı gerektiriyor. “İnsan”ın “erkek”e evrilişini faş etmek, eril tahakkümün girdiği kılıklara uyanık olmak gerekiyor. Her şeyin en başına dönmek, tohuma bakmak, sonra da içimizdeki beşeri sökmek...

Roman dışında mitler ve mitolojiler üzerine araştırma kitapları da yazan Gezgin'le tüm bunlardan konuştuk.

Pınar Öğünç: Kadınların eril kültüre itirazı belki de her şeyden önce dilden, adlandırmalardan başlar, kök oralardan sökülebilir. Edebiyatında insan dışı canlıların, dilini yitirmişlerin, dilsizlerin sesini arayan bir yazar olarak dili sıfır noktasından düşünmenin anlamını nasıl tarif edersin? Bitkileri, hayvanları, doğayı yazmakla, bizatihi onlar olarak yazmak arasındaki fark neden önemli?

Deniz Gezgin Deniz Gezgin | Foto: İsmail Gezgin Deniz Gezgin: Dil dışı bırakılmışlar adına sözcülüğe soyunmanın tam bir dil tuzağı olduğunu düşünüyorum. Dil buna çok elverişli bir yapı çünkü başından bu yana başkasının yerine konuşmak için var. Elbette bütün canlılar dildedir, onların birbirleriyle ve her şeyle aralarında akan bir dil hep mevcuttur. Burada grameri olan dilden, insanı araç edinmiş bir organizmadan söz ediyoruz ki o hiçbir zaman iletişim kurmaya yanaşmaz aksine bu imkânı durmadan sınır koyarak ortadan kaldırır. Dil, her yanıyla seçmek için vardır, cemaatten olmayanı ifşa eder çünkü iktidarın bizzat ağzıdır. Sesi sözcüklere çevirir çünkü yabanıl olan onun hizasını bozacaktır. Bütün bunlar yazarken beni dile karşı uyanık olmaya zorluyor. Niçin yazıyorum sorusu bunun için önemli. Dilin buyurgan tavrı öylesine sırlıdır ki itirazı kimsenin ağzına vurarak bastırmaz, oraya büyülü ve ahenkli kelimeler bırakır. Bir de bakmışsınız hikâye anlatmanın şehvetine kapılıp gitmişsiniz. Nasıl ve niye dildeyiz ya da hangi dilde? Bu önemli. Bana öyle geliyor ki dilin koyduğu hudutları, iktidarın sınırlarını aşma imkanı dili yabanlaştırmakta yatıyor. Seslerin kendince aktığı bir dilde hayat vardır, orada hiçbir canlı dışarıda kalmaz. Bu yüzden başından beri yazarken kendimi dile bırakmaktan öte, dili bırakmaya eğilimliyim.

Gezegene insan egemen bakışla, türcülükle, erkek egemen kültürün bağını nasıl çizersin?

İnsan merkezli düşüncenin tohumları, uygarlık sürecinde insanın insan olduğu yerde atıldı. Mitlerde anlatılan, hayvanlarla aynı kaynaktan su içen, onlarla aynı dili konuşan, canlılar arasında bir canlı olan insanın, yerden yükseldiği zamana denk geliyor ya da bir başka deyişle dilin ayrıştığı zamana. İnsan sembollerle bir anlam inşasına giriştiğinde, kendi dilini yonttu ve dünya değiştirdi. Tıpkı ölüler ülkesinin meyvesini tadınca orada kısılı kalan Persephone ya da Uruk kralının tuzaklı sofrasından kalkınca hayvanlığını yitirip kırlara yabancılaşan Enkidu’nunki gibi bir evcilleşme hikâyesi bu aslında. Öteki adına söz almanın tarihini başlatan uygarlık dönümü de burası. Bundan böyle insan artık yüksekten bakan bir hikâye anlatıcısıdır. Hikâyesinde hayvanlar, bitkiler, düşsel varlıklara dek her şeye yer verir fakat bahsettiği aslında hep kendisidir. İnsan iktidarı, erkek egemen kültürü üreterek bedenlenmiştir, bu da türcülüğün başlıca taşıyıcısıdır. “Her şey insan için” düşüncesindeki özne daima erkektir. Bu tek tipli militarist yerleşik kültürün dünyasında yalnızca hasat vardır.

Doğaya ait kılarak kadını, erkeğe mahsus belirlenmiş kültür alanından uzaklaştıran, pasifize eden eril zihniyetle mücadele ederken, bu ikiliği aşmak doğayla ve de kültürle nasıl yeni bir ilişkiyle mümkün olabilir?

İnsan kültüre dahil ettiği her şeye önce dilde biçim verir, onları adlandırır, tanımlar, anlamlandırır ve kendinin kılar. Kadının doğaya aitliği bir tür alıkonulma ve iktidarın adını koyduğu her şey gibi doğa da bir kurgudan ibaret. Sürülmüş, çitlenmiş, zararsızlığı tescillenmişleri barındıran bir peyzaj, yani işgal alanı. Artık apaçık olan, bu boğucu kültürün bugün sonuna yaklaştığı. Yer insanın altından çekiliyor. İnsan açısından bir felaket gibi görünen bu gidişat, sınırların ortadan kalkması, bütün kapatılmışların kendince bir yaşayışa kavuşması için niçin bir imkân olmasın? Bu çatırdama ve hareket sayesinde çitler yerinden oynuyor. Buradan ikiliklerin, kimliklerin aşılacağı bir yaşam alanına, insan olmanın ağırlıklarını soyunarak ilksel bir hafiflikle geçmek mümkün olabilir. Böylece her şeyin dili kendiliğinden birbirini bulacaktır. Bu bir eşitlenme değil, başka başka hallerde hayatta olmaktır.

Tarih boyunca farklı kültürlerde bitkiler, hayvanlar ve su etrafında şekillenen mitosları derlediğin üç ayrı kitabın da var. İnsanın, yeryüzünün insan dışı parçalarına dair ürettiği mitlere, masallara bakmak, mitoloji üzerine derinlikli çalışmak bugünün insan merkezli tahayyülüne, eril kültürle beslenen kapitalizme, bu çağın tahakküm ilişkilerine dair neler söylüyor?

Bugün hayatımıza hükmeden toplumsal işleyişin, feodalite ve türlü biçimde sömürünün en azından on bin yıllık bir geçmişi var. Toplumsal yasanın kuşaktan kuşağa aktarıcısı olan mitler, uygarlık tarihi boyunca kurucu bir rol üstlenirler. Örtük dilleri değer yargılarını, insan merkezci uygarlığın taşınmazlarını toplumun bilinçdışında diri tutar. Mitosun gerçeküstü dili öylesine düşseldir ki şeylere dilediği imgeyi giydirir. Tarihte yerleşik hayata geçişin yaşandığı, mülkiyetin, sınırların, ailenin yaşamı kuşattığı Neolitik Dönem önemli bir kırılma noktasıydı ve mitosların dili de bu zamandan itibaren yerleşikleşti. Gündelik hayata yön veren mitoslar, bedenleri ayırır, cinsiyetleri atar ve herkese tek tek rollerini dağıtır. Mitosa ekilen, hayatta biçilir. Kimin kahraman kimin ölü olacağı, kimin yerde kimin gökte oturacağı, kimin kimlerden sayılacağı mitoslarda söylenir. Mitoloji içinde yaşadığımız kültürü anlamanın en doğru kaynağıdır. Mitosları ağzımızda ballandırıp yeniden üretmek için değil, en sessiz harfine dek anlamaya çalışmak için takip ettiğimizde değişim de mümkün olabilir.

Aynı yolla insanlık kültürünün arka odasına, bilinçdışına bakınca kadınlara, kadınlığa dair nasıl mitler seni etkiliyor? Clarissa P. Estes'in “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı dayandırdığı “vahşi kadın” arketipi, kendi “ruhsal-arkeolojik” kazında eriştiğin, kavrayışını kuvvetlendiren bir kaynak mı örneğin?

Kadınlığa dair mitler öyle şaşmaz bir yaftayı açık ediyor ki ister istemez bir suç ortaklığına tanık oluyorsunuz. Kadının nasıl yaratıldığını belki de gerçekten bir tek mitler dile getiriyor. Bir kadının mitlerde rol alması kurban ya da kutsal olmasını gerektirir ve bunu ona bahşeden erktir. Barthes’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Bir hastalığım var, dili görüyorum.” Bunu düşünmeden edemiyorum, bu yüzden dilden dile dolaşan ve bir özgürlük ihtimaliymişçesine sunulan o “vahşi ormanda” kapanlar görüyorum. İktidar kapanları. Hatırlıyorum da en son bir mülteci kampına verilen isim buydu: “Vahşi Orman”. Yerinden yurdundan edilmişler burada görünmezleştiriliyordu, derken muktedirin ağzından çıkan tek sözle kamp bir günde boşaltıldı, binlerce göçmen “yok oldu”. İşte tam da bu yüzden dili baştan ele almalı. Mitleri, masalları ifşa etmek yerine oradaki motifleri yol edinen çalışmaların, onların hangi yapının ürünü olduğunun üstünü örttüğünü ve bilerek ya da bilmeyerek erke hizmet ettiğini düşünüyorum. Bugün feminist hareket özcü tuzaklara karşı çok daha hassas, özellikle de ekofeminizm örnek olabilecek bir özeleştiri veriyor, bu tartışmanın çok ferah alanlar açacağına inanıyorum.

İnsana dair olan yazmak insan olmaya dair ne anlatıyor? Neden yazıyoruz? Özcü çıkarımların tuzağına düşmeden, yazmanın dürtüsel ya da eylemin anlamı bakımından kadınlarla erkekleri ayırdığın bir yanı var mı?

İnsan niçin hikâye anlatıyorsa onun için yazıyor, kendini inşa sürecinde yazı elverişli bir araç. İnsan unutkan bir canlı olduğu için yazar ama yazdıkça da unutur. Bunun ötesinde kişisel yazma deneyimlerimiz farklı elbette. Bir kendi dünyasını yazanlar var, bir de başka dünyalardan yazanlar. Yazarken dil tuzağına düşmek, dilden şüphe duymayan her yazar için an meselesi. Yazıyı bir iktidar aracı olarak gütmekten bahsediyorum. Dilin bir yafta mekanizması olduğunu görerek yazmaksa sezgisel bir şey. Duyarak yazanlar, yeni bir dil icat ederek tüm biçemlerden uzak nefes yolları açarlar. Bu bakımdan benim için yazarın yüzü ya da cinsiyeti yoktur, dili vardır, yüzünü neye çevirdiği, hangi dünyada gezindiği. Onu buradan hissederim.

Hayatta hiç yazmayan halin nasıl biri olurdu? Yazmak seni nasıl dönüştürdü, dönüştürüyor?

Yazmayı henüz bilmediğim yaşlarda yazının yerinde iki şey vardı, fısıltı ve düş gücü. Yok denilen şeyi görerek var kılmak ve başkalarının duyamayacağı bir sesle onunla fısıldaşarak kaçış planları yapmak, yani bir biçimde hayatın benim olandan ibaret olmadığının sezgisiyle yol almak. Yazmayan halim bunun mutlaka bir başka yolunu bulmuş olurdu, biçim değiştirmenin bin bir türlü hali var. Beni yazıya çeken şey daha çok susma hakkıydı, yani dile rağmen yazı, bir duyuş. İçe kapanarak yazdığımı sanırken kendimi dünyaya açılmış buldum, meğer ne çok ses ve dil varmış, bu müthiş bir canlılık.