Kısa yollar:
Doğrudan içeriğe git (Alt 1)Doğrudan bir alt navigasyona git (Alt 3)Doğrudan ana navigasyona git (Alt 2)

Küratör: Şebnem İşigüzel
TÜRK EDEBİYATINDA NESİLLER

Almanlar hakkında her şeyi Buddenbrook Ailesi’nden öğrendim. Thomas Mann, bu romanında (Buddenbrooklar/Bir Ailenin Çöküşü) bize sadece bir ailenin dört neslini anlatmaz. Yıkılıp küllerinden doğacak Almanya’yı ve Almanları anlatır. Nesil romanları böyledir işte. Toplumların ve devletlerin üzerinde dev bir mercek görevi görür. Birbirimizi tanımak için edebiyata ihtiyacımız var. Siyasetin bozduğu şeyleri romanlar düzeltir. 

Nedir bunlar? İstanbul’da bir evin kapısını çalıp konuk olmak, oda oda bu evi dolaşmak gibi. Buddenbrook Ailesi mesela… Benimle bütün sırlarını paylaştı. İflas etseler bile Almanlar kadar çalışkan ve disiplinli bir toplumun az bulunduğunu göstermiş oldular. Edebiyatın mucizelerinden birisi de budur işte. Bambaşka şeyler anlatırken hakikati gösterir ya da saklar ama eninde sonunda gösterirler. 

Bir okuma akşamında buna benzer bir soruyla karşılaşmıştım. “Romanınız Am Rand’da bize ürkütücü bir İstanbul anlatıyorsunuz” demişti sunucu. “Almanlar Am Rand’ı okuyup İstanbul’a gitmeye korkacaklar.” Köln’deki salonda derin bir sessizlik olmuştu. 

“Buraya Büyülü Dağ’ı okuyup geldim,” demiştim. “Asla bir sanatoryuma geleceğimi düşünmedim. Romanlar telefon fihristi olmadıkları gibi gezi rehberi de değillerdir. Bu yüzden Alman okurlarım korkmasınlar.” 

 Büyük alkış almıştım ama itiraf etmek gerekirse sunucu biraz haklıydı. Hiç kuşkusuz biz Türkleri pek çok Avrupa ülkesinden daha iyi tanıyorsunuz. Neredeyse üç nesildir birlikte yaşıyorsunuz. Karma evlilikler var. Almanca roman yazıyorlar. Buna rağmen dalları sizin derli toplu, nefis ekmeklerin piştiği, enfes biraların içildiği güzel Almanya’nıza ulaşan Türk toplumunun köklerini tanımak için edebiyatımıza ihtiyacınız var. 

Bunu Buddenbrook Ailesi’ne benzer bir romanla Orhan Pamuk yapar. Cevdet Bey ve Oğulları tam tamına bizim Buddenbrook’larımızdır. Pamuk’un Sessiz Ev’i de nesil romanıdır. Evin büyükannesi Fatma aile geçmişinde eşelenirken torunları bugünü temsil eder. Bütün nesiller ustalıkla sahne alır ve siyasetin yön verip baskıladığı toplumun panoramasını çizerler. 

Temanın “nesiller” olduğu bir çalışmada patavatsızlık sayılabilir ama Marx’ın “Ailesi olmayana ne mutlu,” deyişine hayran olmuşumdur. Bu yüzden merkeze bir ailenin serüvenini koymayan ama bize nesillerden söz eden romanları ayrıca severim. Bazen biricik bir kahramanın hatıraları üzerinden görürüz nesilleri. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ından işte böyle bir nedenle söz edebilirim. Bir kadın romancı olarak Türk edebiyatında önemli eserler veren Adalet Ağaoğlu, bu romanında ölmeye yatan kahramanına zihnindeki mezarı derin derin kazdırırken cumhuriyetin ilk yıllarına gider. Tıpkı nesilleri konu alan romanlarda olduğu gibi zamanın, toplumsal olayların, yaşantılar üzerinde nasıl büyük değişimlere yol açtığını bize gösterir. 

Bireyi etkileyen her şey aileyi de içine alır. Bazen roman kahramanları aileleriyle, nesilleriyle göbek bağlarını kesmeyi bilmezler. İşte bu yüzden tek bir kahraman bize edebiyatın bu en sevdiği temayı aktarmayı başarır. Böyle düşününce Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sını, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünü görünmez bir göbek bağıyla hayat buldukları nesillere bağlarım. Onları ayakta tutan geçmişleridir çünkü. Sürdürdükleri yaşantılarında evin içinde en az üç nesil bir arada yaşar. Biraz zorlasak nesillerden birisi bahçedeki mezarında yatıyor bile olabilir, gülücük. Alt başlığı, Bir Aile Tarihçesi, Bir Yaşamöyküsü olan Venüs romanımda bunu yapmayı düşünmedim değil. Ancak biz Türkler mezarlıkları sever, ölülerimizi bahçemize gömmeyiz. Nesillerden birisi katil değilse tabii.

Bu projenin küratörlüğünün bana teklif edilmesinin müsebbibi bu romanım olduğu kadar Ağaçtaki Kız olmalı. Hoş, ilk kitabımdan beri aile peşimi bırakmıyor. Aileye nesilleri eklemenin mutluluğuna Venüs romanımla eriştim. Sonra bu temadan ayrılmak zor geldi. Tolstoy da en büyük edebi dersini aileyi ve mutluluğu bir arada kullandığı o unutulmaz cümlesiyle vermez mi? Nesilleri konu edinen bütün romancılar onun çiftliğinden çıkmış olabiliriz. Sanırım oradan sonra da Buddenbrook’ların yanına yerleştik. Bir kolumuz İstanbul’a da gelmiş olabilir. Çünkü nesilleri konu alan Türk romanları çoğunlukla burada geçer. 

Benim nesillerle imtihanıma gelince: Ağaçtaki Kız’ın beni en heyecanlandıran yeri kahramanımın babaannesini, onun annesini ve hatta İstanbul’a esir olarak gelen ilk kadın atalarını anlatmak olmuştu. Nesilleri konu edinen romanlarda karşımıza hep erkekler çıkar. “Peki nesilleri kadınlar üzerinden anlatmak nasıl olur ?” fikrini severim. 

Almanca’da hayat bulmasını dilediğim, nesilleri konu alan güncel romanlar içinde buna özellikle dikkat ettim. Yani kahramanları kadınlar olan nesil romanlarını belirlemeye gayret ettim. Kendisi de romancı olan Oylum Yılmaz’ın kaleme aldığı çağdaşı romancı Zeynep Kaçar’ın Kabuk romanı bunlardan birisi. Bir ailenin kadınlar üzerinden hikâyesi. Bu arada Oylum Yılmaz’ın ödüllü kitabı Gerçek Hayat’ı unutmamak gerekir. O da Türk edebiyatının büyük kadınlarını ilginç bir kurguyla anlatır. İlk Türk kadın romancısı Fatma Aliye için sorduğu “Neden ölmeden önce öldürmek istemişler onu ?” sorusu nesillerin erkekler üzerinden aktarılmak istenilmesine zarif bir cevap gibidir. 

Ailelerin erkekler üzerinden anlatılmasına itirazımız olsa bile babalar ve oğulları görmezden gelemeyiz. Eyüp Aygün Tayşir’in 4 Hane 1 Teslim’i öyle bir aile hikâyesi işte.

Nesiller deyince benim aklıma kayıp duygusu geliyor. Bence Türk edebiyatının kayıp bir nesli var. Zabel Yesayan, Ermeni yazarlardan oluşan bu neslin kaybedilen kıymetlerinden. Çileli bir hayat hikâyesi içinde verilmiş önemli eserleri bulunmakta. Ayrıca Osmanlı topraklarında feminizm rüzgârını estiren kadınlardan birisi. Eserleri yeniden basılmaya başlandı ve trajik biçimde kaybedilen bu edebiyat neslinin harikulade temsilcisi yeni bir yüzyılda okuruyla buluşmayı başardı.

Ailelerin sırları vardır. Bu sırlar çoğunlukla toplumun ve devletin sakladıklarıyla örtüşür. Hikmet Hükümenoğlu’nun üzerine söyleştiğimiz Körburun’u işte bunun romanı. Defne Suman’ın Kahvaltı Sofrası’nın da nesilden nesile aktarılan sırları var. Hamdi Koç’un küçük ve yalnız kahramanın amcasının ölümünü öğrenmesiyle büyük ve kanlı bir geçmişe yaptığı yolculuğu anlatan romanı Çıplak ve Yalnız da bunun sarsıcı ve önemli örneklerinden birisidir. 

Nesiller toplumu sarsan değiştiren olaylara tanıklık eder. Vicdanları varsa bunları bir sonraki kuşağa aktarır ya da saklarlar. Haluk İnanıcı mübadele yıllarında başlayan Dinle Lisa romanında İstanbul’a gelen ilk kuşağın hüzünlü hikâyesini anlatır. Sonraki kuşakların hikâyesine 12 Mart ve 12 Eylül dönemleri eşlik eder. 

Annelerine benzemek istemeyen kızların kuşaktan kuşağa aktarılan kadın sorunlarına nesiller teması içinden bakmayı istedim. Aslı Tohumcu’yla son romanı Durmadan Leyla üzerinden bunları konuştuk. Tıpkı Defne gibi Aslı da çağdaşım bir romancı. Bu nedenle “nesilleri yazanların edebi nesilleri ” üzerinden, Türk edebiyatında hem kendi kuşağımızı hem önceki kadın yazar kuşağını konuştuk. Böylece temaya ayrı bir parantez açtık. 

Genel bir bakış yazısını kaleme alan Çimen Günay Erkol meseleye dikkat çekici bir yerden yaklaştı. Hepimiz öne çıkan nesil romanlarından haberdarız. Bu çerçeve içinde nesillerin haletiruhiyesini anlatmak ilginç olurdu. Yaşadığı döneme ayak uydurmayı becerenler kadar bunu yapamayan kuşaklar vardı. Ticaretle ilgilenen, akşam yemeklerinde paradan, başarıdan konuşan aileler kadar aklına mukayyet olmaya çalışanlar. Üstelik ikincisinden daha çok vardı çünkü burası tarih boyunca hiç de normal bir ülke olmadı. İnfial yaratan olaylarla göbek bağını kesemeyen ülkenin “Sen aklımı koru” diyen aileleri ve nesilleri olmalıydı. Çimen Günay Erkol edebiyattaki nesillere bu açıdan baktı.

Hiç kuşkusuz bu temanın bir diğer özelliği zaman. Nesilleri konu alan romanlar duvarda tik taklayan saat gibidir. Duvar saati artık kullanılmadığına göre bana kalırsa nesillerin zamanı hızlanmış olmalı. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u ve Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ı bu zamanı bize hissettirir. Refik Halit Karay’ın Bugünün Saraylısı’nda tek bir ailenin hikâyesine odaklansak bile kuşaklar arası çatışma kendini gösterir. Dev bir nesiller romanı olan Üç İstanbul neden, niye kaybettiğimizi anlatma çabası içindedir. Kiralık Konak da bir çöküş dönemi romanıdır. Türk edebiyatında nesillerin temel hikâyesi gelenek ve Batılılaşma çatışması, değişen değer yargıları olmuştur.

Nesiller temasının küratörlüğünü yapmaktan mutluluk duydum. Bu romanlar sayesinde ailelerin en mahrem sırlarına sahip olup yatak odalarına kadar girip çamaşır çekmecelerini utanmadan karıştırma zevkine sahip olmaz mıyız? Mutluluk yerine haz mı demeliydim yoksa? Belki edebiyatın bize sunduğu her şeyin saklı olduğu ender temalardan birisiyle karşı karşıyayız. Aileleri dillerine dolayan Tolstoy’un, Buddenbrook’ların, Kiralık Konak’takilerin ve burada adını andığım romancıların bildiği çok şey olmalı.