Kısa yollar:

Doğrudan içeriğe git (Alt 1)Doğrudan bir alt navigasyona git (Alt 3)Doğrudan ana navigasyona git (Alt 2)

Peter Körte
Uygulama Geliştiricilerinin Kurduğu Hayaller

Geleceğe dair spekülasyonlar: Zoë Beck’in tedirgin edici bilim kurgu-gerilim kitabı Paradise City’de (Cennet Kent) insani bir çehreye sahip ekolojik-dijital bir sağlık diktatörlüğü anlatılıyor.

Zoë Beck son kitabında, Brexit’ten çok sonraki bir İngiltere’yi ve teslimatın dronlarla yapıldığı bir uyuşturucu ticaretini anlatıyordu. Bundan üç yıl önce Lieferantin (Tedarikçi Kadın) adıyla yayımlanan kitabın başında “Londra, belki de yakın gelecekte” deniyordu. Yazar, yeni kitabı Paradise City’de (Cennet Kent) biraz daha uzak bir geleceğe gidiyor.
 
“Gerilim” yazıyor kitabın kapağında ama işin içinde biraz bilim kurgu da var. Ne var ki bu kitapta bilim kurgu, kocaman makineler, akıllı androidler ya da radyasyona bulanmış felaket manzaraları biçiminde karşımıza çıkmıyor, anlatının içine usulca sızıyor, hatta o kadar ince, usturuplu bir dille ima ediliyor ki, ilk sayfalardan sonra yavaş yavaş anlıyoruz gelecekte olduğumuzu… Genç muhabir Liina patronu tarafından Uckermark’a gönderilir; iddialara göre, bir kadın bir çakal tarafından ısırılmıştır. Liina Uckermark’ta terk edilmiş evler, harap köyler, başıboş uyuz kediler, aylak aylak dolaşan genç adamlarla karşılaşır… Bazı satırlara dönüp tekrar bakıyor, yan cümlelerde ya da rastgele gözlemlerde insanı tedirgin eden küçük işaretleri bir daha okuyorsunuz.

Uckermark’ta çakallar

Zaman zaman şu ya da bu yazarın üstesinden gelebileceğini zannederek el attığı bu polisiye ve bilim kurgu bileşiminde başarılı olan Alman yazar çok az. Ama 45 yaşındaki Zoë Beck bağlamında endişeye mahal yok. Yetenek yelpazesinin genişliğini yazdığı sekiz polisiye romanda ortaya koyan Zoë Beck, eski prodüktör ve halen aktif bir seslendirme yönetmeni olarak edebiyattaki efektlerin de tasarruflu ve dozunda kullandığı sürece güçlü bir etki yarattığını bilecek kadar senaryo deneyimine sahip.
 
Paradise City’deki olayların geçtiği yakın gelecek, pek çok şeyin bize artık tanıdık gelmediği kadar uzak bir zaman dilimi değildir. Kitapta Berlin bir tür tarihi tema parkına dönüşmüştür; başkent ise on milyonluk bir megakent olan Ren-Main Bölgesi’dir. Bakanlıklar Frankfurt’taki Müze Kıyısı’ndadır, müzeler ise Bad Vilbel’e taşınmıştır. Şu anda yürütülen yeni tiyatro binası tartışmaları bağlamında da hiç fena bir fikir değil aslında. Berlin’le Frankfurt arasındaki seyahat süresini epey kısaltarak iki saatten aza indiren bir tren bağlantısının da artık çoktan devreye sokulması gerekirdi.
 
Kitaptaki dünya, genelde her şeyin yolunda gittiği bir dünyadır. İlk bakışta. Ve sadece megakentlerde. Kızamık pandemileri ve antibiyotik direnci nedeniyle 2030’lu yıllarda nüfus yüzde kırk oranında azalmıştır. Romanın başında anlarız ki, bütün bunlar uzun süre önce geride kalmıştır. KOS denen bir sağlık aplikasyonu vardır artık –vücuda yerleştirilen bir çiple çalışır– ve tüm sağlık verilerine erişim, gerekli muayenelerle ilgili uyarılar, ilaç tedariki ve bugün Çin’den bildiğimiz sosyal puanların toplanması hep bu uygulama üzerinden olur.

Gerçeklere karşı ilginin ortadan kalkması

Kamu medyası devlet medyası haline gelmiştir, ki bunu da çok gerçekdışı bulmayız. “Gerçeklere karşı ilgi ortadan kalkmıştı” denir bir yerde. Kamusal alanın her milimi gözetim altındadır, ama yasadışı “Videoblock”lar da vardır, bu yazılım sürekli görünür olmaktan zaman zaman kurtulmayı sağlar.
 
Bir de “Smartcase” denen pratik bir cihaz vardır, akla hayale gelebilecek tüm işlevlere sahiptir; akıllı telefon geliştiricilerinin daha bugünden hayalini kurduğu bu cihaz umarız uzun, çok uzun bir süre daha piyasaya çıkmaz, çıkarılamaz. Kitaptaki Almanya’ya, insani bir çehreye sahip yumuşak bir dijital-ekolojik sağlık diktatörlüğü denebilir. Herkesin yer aldığı “Ortak Ağ”da “ülkedeki tüm insanlar birbirini karşılıklı kontrol eder”. Baskıcı polis devleti önlemlerine pek gerek kalmamıştır artık. Zoë Beck bu dünyayı ve özelliklerini gerekli hiçbir ayrıntıyı atlamadan canlandırırken teknoloji âşığı ‘Nerd’ unsurlarının hangilerinden uzak durulması gerektiğini de biliyor.
 
Zoë Beck, Liina’yı ve çalıştığı ajansı anlatırken, bu ajansın eskiden araştırmacı gazetecilik alanında çalıştığını ama şimdi büyük maddi sorunlar yaşadığı için sahte haberleri ortaya çıkarmakla uğraştığını öğreniriz. Soyu tükenmekte olan bu muhabirlik türü “hakikat basını” diye alaya alınır. Aslına bakılırsa, Liina sistemin yararını görmüş biridir, zira Liina’ya daha 35 yaşında ikinci kalp nakli yapılmış, bu kalp onun kendi kök hücrelerinden üretilmiştir. Bu özel durumundan ötürü Liina son derece ilginç (ve de son derece sıkı gözetlenen) bir araştırma nesnesi haline gelmiştir. Ne var ki Liina sistemle bütünleşmek istemez.
 

Sansasyon denen bir şey kaldı mı?

Liina direnişçi bir ruha sahiptir, ama bunun nedeni siyasi görüşlerinden ziyade inatçılığıdır. Bu janrın, kasvetli distopyadan ışıl ışıl kahramanlar yaratılması gerektiği şeklinde özetlenebilecek temel kuralını soğukkanlılıkla devre dışı bırakır Zoë Beck. Liina’nın eski erkek arkadaşı olan patronu Yassin’in kendini metroda trenin önüne attığı iddia edilmektedir. Liina ve ajanstaki arkadaşları buna inanmazlar. Hele hele bir başka araştırmacı gazeteci daha ölü bulununca hiç inanmazlar. Yazılım uzmanlarının ve usta bir kadın hacker’ın yardımıyla, Yassin’in en son hangi konuyu araştırdığını öğrenmeye çalışırlar.
 
Fakat Zoë Beck’in kitabının can alıcısı noktası, bütün bunların teknolojiden ziyade, toplumsal hayal gücüyle ilgili olması: Bu yeni, sağlıklı dünyada kamuoyunda hâlâ sansasyon yaratabilecek kadar heyecan verici ne olabilir? Tüm izlerin Sağlık Bakanlığı’na ve başka ülkelere satılması planlanan o meşhur sağlık uygulamasına işaret ettiğini söylersek fazla spoiler vermiş sayılmayız. Paradise City kendini öncelikle kurgusuyla, janra özgü teleolojisiyle çözülmesi bekleyen polisiye olayla okutan bir kitap değil zaten.
 
Kurgunun heyecanı bilmecenin kendisinden kaynaklanmıyor aslında. Spekülasyonlardan, olası bir gelecek tasarımından kaynaklanıyor. Bazı izlekler doğrudan günümüzden geleceğe uzanıyor gibi. Nitekim devletin sağlık kurumları gibi özel sağlık sigortası şirketleri de daha şimdiden böyle bir sağlık uygulamasının hayalini kuruyor. Toplumda şimdilik hafif seyreden bu sağlık saplantısı daha da güçlenip yaygınlaşırsa, kendimizi bir anda Paradise City’de bulabiliriz.
 
Ama Zoë Beck bu geleceğin imgesini, kişiye hiçbir alan bırakmayan totaliter bir sistem olarak çizmeyecek kadar akıllı. Bu sistemde “paraleller”, yani gözetimden, tam bir şeffaflıktan kaçan insanlar da var. Bundan ötürü sağlık durumları kötü elbette. Fakat bu güzel yeni dünyanın nereden çıktığını nahoş bir biçimde hatırlatan da işte bu insanların varlığı. Dramaturji açısından vazgeçilmez bir öneme sahip bu insanlar, çünkü sistem dışı insanlar olmasaydı, sistemin sorgulanması da mümkün olmazdı.
 
Paradise City insanı tedirgin eden bir kitap. Zoë Beck, olay örgüsünün Corona krizinin koşullarıyla bazen bire bir örtüşmesinin kendisine de tekinsiz geldiğini söylüyor. En çok da, devletin düzenleyici erk olarak uzunca bir süre aşırı güç kazanması, yurttaşların sorumluluktan kaçınması ve güvenlik için özgürlükten giderek daha çok vazgeçmeleri gibi devrilme noktaları (tipping points) ilgisini çekiyor.
 
Bu yüzden kitabı okurken Paradise City’nin dünyasının bizim içinde yaşadığımız dünyadan sadece bir adım uzak olduğu duygusuna kapılıyorsunuz; Paradise City’deki insanlar da “sahip oldukları şeylerle mutlular, çünkü mutlu olmak için gereken her şeye sahipler: Sağlık, güvenlik, ev, iş. Temiz bir hava, temiz içme suyu, kaliteli gıda, en iyi sağlık hizmeti. Hiçbir şeyin eksikliğini duymuyorlar, çünkü hiçbir şeyin eksikliğini duymadıklarına inanıyorlar.” Her şeyin bundan mı ibaret olduğu sorusunu ise artık kimse sormuyor.
 
Zoë Beck, Paradise City, gerilim, Suhrkamp, 282 sayfa, 16 avro.
Kaynak: F.A.S.

 

Yazar
Peter Körte © Christian Thiel

 

Peter Körte, 80’lerin sonundan itibaren gazeteci olarak çalışmaktadır, 2001 yılından beri Franfurter Allgemeine gazetesinin Pazar baskısında yönetici yardımcısı. Quentin Tarantino, Coen Kardeşler ve Hedy Lamarr ve Bagel (bir tür simit) üzerine kitapları var. Berlin’de yaşıyor.