Louisa Marie Summer ile röportaj

 Frauenbilder – Kadın Portreleri
Frauenbilder – Kadın Portreleri | Foto © Mehmet Arslan Güven

1983 yılında Münih'te doğan fotoğrafçı Louisa Marie Summer, aynı kentte fotoğraf tasarımı eğitimi aldı ve ABD’deki Rhode Island School of Design'da fotoğrafçılık alanında yüksek lisansını bitirdi. Sanatçı için fotoğrafçılık, merak, saygı ve empati ile insanların hayatlarına yakınlaşmak anlamını taşıyor. Çok katmanlı, samimi fotoğrafları, farklı sosyal yapılardan insanların öykülerini anlatırken gündelik hayatın mutluluk anlarının yanı sıra hayal kırıklıklarını da açığa çıkarıyor.

Kristijan Miksche

Louisa, kendinden, ailenden, fotoğrafla nasıl tanıştığından bahseder misin biraz?

Münih'te doğup büyüdüm, ailemle ilişkim hep çok iyiydi, şimdi de öyle. Tutkulu bir amatör fotoğrafçı olan babam sayesinde tanıştım fotoğrafla. İlk kez 9 yaşında, komünyonumda, bir fotoğraf makinem oldu. İlk fotoğraf projem, lise bitirme teziydi; Münih'teki eski bir bulvarı fotoğraflarla belgelemiştim. Münih Uygulamalı Bilimler Akademisi'ni, Gürcistan'daki gençlik kültürü üzerine yaptığım bir tez çalışmasıyla bitirdikten sonra ABD'deki Rhode Island Tasarım Okulu'nda güzel sanatlar dalında yüksek lisans yaptım.
 
Sana ne ilham veriyor?

Beni en çok da dünyaya, başka insanlar ve kültürlere, yaşam biçimlerine duyduğum merak harekete geçiriyor. Fotoğraf için yola çıktığımda bazen iş öyle bir raddeye varıyor ki, 'Benim hayatım nerede, yoksa ben başkalarının hayatını mı yaşıyorum' diye soruyorum kendime. Fotoğraf çekmek yeni bir şeyler yaşamanın lokomotifi gibi, öyle çok kapı açıyor ki bana.
 
Bu işin en zor yanı, kendi hayatınla başkalarınınki arasına bir çizgi çekmek mi?

Fotoğraflarını çektiğim insanların güvenini kazanmam, kişinin kendini bana açması, sanki ben orada yokmuşum gibi, kendini olduğu gibi göstermesi çok önemli benim için. Bu da karşındakine yoğun bir empati ve saygı göstermeni gerektiriyor. Kimi zaman fotoğraf makinemin arkasında kaybolduğum duygusuna kapılırım. İnsanların bana, "Hem varsın hem de yok gibisin fotoğraflarda," demesi çok güzel bir iltifat.
 
Seninle ve fotoğrafını çektiğin insanlar, işlediğin konular arasında örtüşen noktalar neler?

Pek çok fotoğrafçı bir 'özne-fotoğrafçı-izleyici' üçgeninden söz eder. Her izleyici fotoğrafa bir birey olarak yaklaşır. İnsanların fotoğraflarıma benim gözümle bakmaları gibi bir beklentim yok artık. Benim için önemli olan, fotoğrafçı ile özne arasındaki ilişki, çünkü benim doğrudan etkide bulunabildiğim bir şey bu. Öncelikle, fotoğrafı çekilen kişinin kendini iyi hissetmesi lazım. Buna benim coşkumun da bir faydası oluyordur herhalde. Ayrıca, bıkmadan usanmadan denemek lazım. Bir grup insanın yanına gidip konuşmak için insanın kendini çoğu kez zorlaması gerekiyor elbette, ama fotoğraf ancak ortamını yarattığınızda ortaya çıkıyor. Bu işte spontanlık çok önemli.

 Foto © Mehmet Arslan Güven
Ankara'ya hangi rüzgâr attı seni?

Gülüyor. Goethe-Institut müdiresi Eva Marquardt'ın bir telefonu. Türkiye'den gelmiş harika arkadaşlarım vardı New York'ta. Nitekim buraya gelince de çok iyi, müthiş yardımsever insanlarla tanıştım. Burada Almanya'dakinden çok farklı bir zaman algısı, zaman yönetimi varmış gibi geliyor bana.
 
Ankara düşündüğün gibi mi çıktı?

Bir çok yönden öyle aslında, evet. Ankara'nın metropol ve başkent olduğu kesinlikle hissediliyor, hareketli bir kent, yapacak bir sürü şey var. Mimari açıdan en güzel kent olmadığını biliyordum zaten, ama önemli olan kentin ruhu. Ruhu ise insanlar, ki insanlarına bayıldım gerçekten.
 Foto © Mehmet Arslan Güven
Buraya gelirken beklentilerin nelerdi, proje nasıl gelişti?

İlk başta projenin kapsamı hayli genişti: Şehir, ülke, insan. Ama burada bir sürü şeyin ancak çay-kahve muhabbeti esnasında geliştiği söylenmişti bana. O nedenle, niyetim buraya gelince kentten ilham almaktı. Ama tam anlamıyla işin içine dalmak ve temayı belirlemek düşündüğümden daha zor oldu. Burada birbirinden çok farklı insanlar ve olgular olmasıyla da ilgili bu. Ben her şeye açığım, bunun en güzel yanı, karşınızda bulduğunuz ve yaşadığınız şeylere göre hareket etmeniz. Nitekim öncelikle kadınlara, onlardan yola çıkarak da kentin nabzına, çeşitli yüzlerine odaklanmaya karar verdik. Kadınlar yaşamın kaynağıdır; anne, kadın, toplumun bireyleri olarak bize yol gösteren onlardır. Her yerde olduğu gibi, Ankara'da ve günümüz Türkiyesi'nde de varolan tezatlar ve çatışmaların çarpıcı birer dışavurumu kadınlar.
 
Seninle buradaki kadınlar arasındaki ortak yönler neler?

Tahmin edilebileceğinden daha fazla ortak nokta var. Bir sürü güçlü kadınla tanıştım, hepsi de benzer dertleri paylaşıyor. İçlerinden biri, "Strong women are lonely" (Güçlü kadınlar yalnızdır) diye hoş bir laf etti. O an şöyle bir durdum. Dediği doğru aslında. Kadınlar yalnız savaşçılar gibi. Erkeğin çok çalışıp işine yoğunlaşması herkese normal geliyor, ama aynı şeyi kadın yapınca hemen yaftalanıyor. İstenmeyen, olsa olsa ancak katlanılan bir şey bu. Projedeki kadınlardan biri, kocasından fazla baskı gördüğü için ayrıldığını anlattı. Kocasından ayrılmış ama yalnız yaşamak da istemiyor, eşiti olan, bağımsızlığını belli ölçüde korumak istemesinden ürkmeyen bir erkeği olsun istiyor. Bu bakımdan, benden ya da Almanya'daki başka kadınlardan farklı değil herhalde.
 
Burada seni derinden etkileyen ne oldu?

Kentin gelişimi, gecekondular, tüm bunların ardındaki yazgılar. Kentin semtleri ve insanları arasında bu kadar büyük farklar olması.
 
Şaşırtan şeyler neydi peki?

Canlı sokak kültürü, açık havada oturulan kafeler. Birçok şey dışarıda yaşanıyor, ayrıca bir sürü ilgi çekici park var. Buna rağmen, çoğu kişinin burada yeşillik olmadığını söylemesi, kentin bozkırın ortasında yer almasıyla ilgili herhalde. Ankara'nın adeta yoktan var edilmesi de bayağı etkiledi beni. Şaşırtıcı olan, eski dönemlerden bugüne çok az şey kalmış olması; kentin eski ruhunun eksikliğini duyuyorum biraz. Kalenin etrafındakiler gibi eski semtler de var gerçi, ama kentin çekirdeği değillermiş gibi egzotik bir izlenim uyandırıyorlar.
 
Bu sergiyle neyi hedefliyorsun?

Açtığım serginin, buradaki insanlar için de ilgi çekici olmasını, onlara da bir şeyler vermesini, benim Ankara'ya, kadınlara, buradaki yaşama bakışımın onlarda bir iz bırakmasını ya da yaşadıkları kentin bambaşka yönlerini keşfetmelerini isterim.