Hatırlama Macerası

Vita’nın pahalı karaciğeri

  • Yazarın sesinden Arnavutça metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.
  • Vita’nın Pahalı Karaciğeri, Elsa Demo
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Arnavut yazar Elsa Demo’nun bir öyküsü, Edvin Cami’nin çevirisiyle.

Komünizm sonrası Arnavutluk’ta soruşturma kurumlarının yerini büyükelçilikler aldı.

Vatan kazanılmaz. O, senden sunakta İfijeni·’yi isteyecek bir savaş armağanıdır.

- İsmi?

- Sabri.

- Soyismi?

- Doko.

- Yaş?

- 42.

- Teşhis ne zaman kondu?

- İkibinikide.

- Göndermeye çalıştığınız başka ülke?

- Yunanistan.

- Neden Yunanistan?

- Tüm ailemiz orada oturuyor. Orada daha iyi olacağını düşündük. Başka ülkede kimsemiz yoktur çünkü.

- Ne iş yapıyorsunuz?

- Bir terzi imalâthanesi kiraladık. Kızımla beraber çalıştırıyorum. İnsanların parası yoktur, ama hiç tasarruf etmiyorlar. Dikmek yerine hazır giyim alıyorlar.

Vita, o “insanların parası yoktur, ama hiç tasarruf etmiyorlar” dediği için pişman olmuş halde koridora çıkmıştı. Hastanede bir sağlık bakanıyla ilk görüşmesiydi onun. Biku – kocasının isminin kısaltılmışı – gözleriyle yorgun hastaları izliyordu. Ama asıl perişan bir halde onlara eşlik eden insanlardı.

Vita, dükkanın kepenkini açmıştı. Kapının üzerinde “İngiliz tarzı” yazılıydı. Yol boyunca Biku’yu elinden tutmuştu. Parmakları zayıflamıştı. Kararmıştı da. Dudağı da tabii. Böğürtlenle renklenmiş gibi kararmıştı. Biku’nun da sanki böğürtlen toplayan bir çocuğa benzeyen bir hali vardı. Midede hissettiği hafif bir yanmadan dolayı oyuncakları bırakıp da izah edilemez bir hıçkırığı yenmek için böğürtlen toplayan küçük bir çocuk. Karaciğerinin rengi oydu. Tüm organların en karası. Görünüşü de çiğnenmiş, yenmiş bir böğürtlen yaması gibi olmalıydı o organın. Bu ritimle devam etseydi, o dişli çarktan tamamen yıpranıp parçalanacaktı.

Vita’nın ıslanmış olarak hissettiği o zayıflamış parmaklar, magnet tornavidasını çevirip sıkıntılar içinde saatlerin küçücük vidalarını yerleştiriyordu. Biku, konsantrasyon gerektiren elektrik nesneleri vidalayarak ve tekrar sökerek zamanını geçiriyordu. Konsantrasyon zaman alır. Zaman da hareket ister. O ise kayıp bir dünyada bulunuyormuş gibi, yatarak veya oturarak yerinde duruyor ve kediyi okşuyor. Çok çalışmaya hazırdır. Ama kayıp bir dünyada çalışılmaz ki. Onun karaciğeri kayıp bir dünyadır. Hiçbir yönlendirme, hiçbir işaret görülmez onda.

Onun karaciğer bölgesinin üstünde kısmî bir uyuşma uygulanmalıydı. Ondan sonra uzun bir iğneyle dışarıdan müdahale edilip biraz karaciğer maddesi alınmalıydı. Fakat o çöküp yıkılıyordu. İki kez denemişlerdi. O arada Vita dışarıda beklemişti. İlkinde kapı yarı açıktı. İkincisinde ise, kapalı kapının arkasında onun yavaşça düşmesini hissettiğinde hemen içeriye girip görmüş onu. Fakat biyopsi denilen bu iş kesin sonuca ulaştırandı. Karaciğerin kazılma ve hasarını ölçmek için en iyi muayeneydi. Ondan sonra terapi türü, doz ve sonraki aşamalar belirlenecekti. Çünkü o zamana kadar her ilaç rastgele alınmıştı. Doz, vücudun tepkisine bakılarak belirleniyordu. Hepatit C’yi. tanılama laboratuarları yoktu bu ülkede. Hasta siroz olmuş. Siroz karaciğer nakli gerektirir. Yine de virüsün nakilden sonra yeniden ortaya çıkma olasılığı yok değildir.

- Biku’nun vücudu üzerinde deneyler yapılıyor.

- Eğer yardım gecikmeden ulaşabilirse, kocanızın ömrü uzun olacak.

Bakanla görüştüğü ve yoldayken Biku’unun elini tuttuğu günde, bakan Vita’ya Arnavutluk Cumhuriyeti ile yabancı devletler arasında karaciğer nakli ile ilgili hiçbir anlaşmanın olmadığını anlatmıştı. Kalan tek imkân, karaciğer naklinin yapıldığı Yunanistan veya İtalya’da bir hastaneye yatırılması amacıyla bir vize alabilmesi için Sağlık Bakanlığı tarafından komşu ülkelerin büyükelçiliklerine bir şifahî not gönderilmesiydi. Kocası, müdahalenin gerçekleştirileceği ülkede ikâmet etmeliydi. Vize gerekiyordu, hem de uzun süreli. İkisine, karı koca olarak, vize ve çok para lazımdı.

- Çok pahalıdır, - demişti bakan hiçbir güven göstermeden.

- Kocam sosyal yardım alıyor, 7 bin 200 lek. İlk altı ayda ilaç parasını ailem karşılamıştır. Her hafta 114 dolar. Eğer 3000 Avro’ya kadar varan son ilaçlarını devletten almazsaydık, hiçbir şey yapamayacaktık.

- Anlıyorum, - dedi bakan sırf bir söz ilave edebilmek için. Azınlık kökenli bakan, güzel adetlerin güzel işlerden mühim oldukları bu ülkede insanın gerçek pasaportunun itibarı olduğunu söylüyordu. Bakanın latin kökenli soyadı “yalnız” veya “yalnızlık” gibi bir anlama geliyordu. Yunan azınlığı temsil eden partinin ilk bakanı olarak elinde hiçbir şeyi olmadığında, hiçbir reform yapmadan, bir çivi bile çakmadan, yalnız sabırlı bir baba tonuyla konuşarak, gazyağıyla ıslatılmış yün gibi gözleri önünde sürekli alevlenen bu Arnavutların akıllarında iyi biri olarak kalacağını anlamıştı. Bu devletin idaresinde muhaliflerin işten atılıp militanların atanması bunu gerektiriyordu.

- O zaman bize yardımcı olun, sayın Bakan!

- Elimden geleni yapacağım.

- Ebeveynim Atina’da doğru teşhisi garantileyen bir hastane buldular. Ekonomik yardım ve devletin bakımını talep etmiyoruz. Aklımızdan bile geçmez artık. Devlet yoluyla işlerin halledilmediğini biliyorum... Evi satmaya hazırız, kredi de alabiliriz... gerekirse... ben verici olabilirim.

- Tahmin ediyorum, - demişti sallanarak babacan sesli bakan. O anda o, kadına basit insanlar arasında basit bir insan olarak gözüküyordu. Yedi yıl bekleyiş ve işte böyle bir an ölümcül durumlara yön verir. – Anlıyorum, - tekrarlamıştı, - şimdi karaciğer nakli yalnız kadavralardan alınmış organlarla değil, eğer örtüşürse yaşayan vericilerden de alınabilir.

Kocası, karaciğerin üstünde, göbeğin sağında, tam göğüs kemiğinin altında ağrı hissediyordu. Aslında ağrı değil, yorgunluk vardı. Bu da ağrıdan berbattı. Güçsüz. Kuvvetsiz bir erkek.

- Tiksinti?

- Biku naz yapan biri değildir.

- Kusma.

- Hiç neredeyse.

- Gergin mi?

- Aslında yorgundur, doktor bey. Konsanstrasyonunu kaybetmiştir. Gördüğünüz gibi zayıflamıştır da. Boyu 1.70 iken, 60 kilodan az vardır.

- İdrarı?

- Biraz zorlanıyordur. Üstelik idrarın rengi Coca-Cola gibidir.

- Uykusu nasıl?

- Sabah uyanıyor diyemem. Tüm gece boyunca uykusuz kalır çünkü.

- Ateşi var mı?

- Vücut ağrısı yoksa, ateşi olur. Ateşi yoksa, uykusuzluğu var... Bir de işin psikolojik yanı... Evi sattık... Vizeleri bekliyoruz.

- Risk faktörlerinden kaçınılmalı...

Vita Biku’nun parmaklarına dokunmak istiyordu. Fakat duvarlarla kuşatılmış, duvarların üstünde korkuluk ve köşelerde kameralar bulunan Yunanistan Konsolosluğu’nun içinde vize başvurusu yapanlar arasında güvenliği sağlayan memurun mürver ağacı gibi kafası bu mahremiyeti fark edeceğini düşündüğünde, yüzünü buruşturdu. Kızıl saçlı bekçinin Arnavutça olarak okumaya çalıştığı listedeki isimlerle eğlenmek gibi bir arzusu vardı. O her Jani, Harilla, Marie, Petro, Jorgo, Margarita, Kristaq, Dhimitraq, Nasi, Trifon... gibi isimler okuduğunda çok neşeleniyordu. Onlar ise yerlileri tanımaya çalışmakla vaktini geçirmeye uğraşan bu Yunan’a gülümsüyordu. Elinde bir şey olsaydı, kuyrukta bekleyenler için belki daha fazlasını yapacaktı. Fakat Yunan’ın bu alışkanlığıyla gülümseyenler, bekçi kahve fincanını gişede bırakıp koştuğu ve onların yüzleri önünde durduğu anda uyukluyorlardı veya sıkılmaktan alınları üstünde bir omega harfi şekilleniyordu. Bekçi onların karşısında, yüzlerine gayet yakın, sanki bağırmak istediği insanlara burnunu yiyecekmiş gibi, birine sesini kısmasını, diğerine cep telefonu kullanmamasını, başkasına kuyrukta tek sırada durmasını, başkasına da sigarayı söndürmesini bağıra bağıra emrediyordu. Polis forması giyen birinin sağ kolunda gagasından ateş püskürten bir kartal simgesi vardı. Fakat burada ne giydiği kıyafet, ne kartal, hatta kendi derisi bile hiç bir işine yaramıyordu.

“Risk faktörlerinden kaçınılmalı”, tekrarlıyordu Vita kendi kendine doktorun tavsiyesini. Kızıl saçlının ağzı gişenin içinden kızartılmış bir patatese açıldı. Güvenlik memuru kendi yerine döndü ve polis forması giyen kişiyle ilişkin bir yorum yaptı camın arkasındaki surata artık sormaya başladı:

- Neden Yunanistan’a gitmek istiyorsunuz?

- Kocamın sağlık nedenlerinden dolayı.

- Masrafları kim karşılayacak?

- Ebeveynim.

- Nerede kalacaksınız?

- Anne ve babamın yanında.

- Kocan ne yapacak orada?

- Bir karaciğer biyopsisi. Doktorlar bizi bekliyor.

Camın arkasındaki kadın onu kertenkele gibi lekeli ve soğuk gözleriyle izledi, sanki demek istiyordu: “Gyineka, gyineka, ben siz sormak yok doktorlar bekliyor beklemiyor. Şifahi not da sizi kuyrukta bekleyen diğer insanlardan daha iyi ve ayrıcalıklı kılmaz.” Fakat kural ve kanunlardan kaynaklayan ve iki kadını birbirinin karşısına, birini camın bu tarafına, diğerini de öteki tarafına yerleştiren bu doğru düşüncenin üstünlüğünü saygınca ifade edebilmek için İngilizcesi yardımcı olmuyordu. Gişenin içindeki kadın geçirdiği duraklamayı gizleyemedi ve gözlerinin kertenkelelerini Doko çiftinin dosyalarına dikti. Mühür ve imzaları, sayfaları tek tek yeniden gözden geçirip kontrol etti. Artık ezilmiş kertenkelerini göstermeden, yanındaki Arnavut çevirmene bu Doko’ların 7 Ocak tarihinde Yunanistan Büyükelçiliği’ne gelmelerini söyledi.

7 Ocak’ta Sabri Doko’ya Yunanistan vizesi verildi. Bedava vize. Sağlık nedenlerden dolayı. Vita Doko’nun başvurusu ise aşağıdaki sebepten reddedildi: “Gerekli koşullara uygun değildir.” Resmî belgede bu yazı bulunuyordu: “Bu kararla ilişkin 90 gün içinde Yunanistan Dış İşleri Bakanlığı’na şikayet edilebilir.”

Kocasının vizesi 3 aylıktı ve 30 günlük bir ikâmet öngörüyordu. 3 ay süresi içinde ancak 30 gün kullanılabiliyordu yani. Fakat Vita olmadan gidemeyeceğinden dolayı, onun vizesi de geçersiz hale geliyordu.

O da gitmedi. Onu muhtemel yolculuğa hazırlayacak serum, hazır ilaç ve madenler almak için, hastalanmadan hastaneye yatırıldı. Şimdi karaciğeri su toplamaya başlamıştı ve o, boşaltma sondası ve Amerika’dan gelen, karaciğer rolünü oynayıp zehirleri temizleyen hazır bir bitkisel ilaç kullanıyordu. Adam güç kazanıyordu. Belki de en iyi zamanını yaşıyordu.

Vita, kendisine prosedürün neresinde hata ettiğinin açıklanmasını istemeye gittiği Dış İşleri Bakanlığı’ndan geri dönüyordu. Yunanistan Büyükelçiliği’ne yeniden başvurmuştu. Apartmanın merdivenlerine çıkmak üzereydi. Biku’nun doktorunun sözleri aklına geldi: Risk faktörlerinden kaçınılmalı. Bu kez risk faktörleri hangileriydi? Ev satılmıştı. Yakında kiralık bir evde yaşamaya gideceklerdi.

Girişte kızını çağıran komşunun sesini kaç kez duymus: Fiori! Fiori ya! Deden merdivenlerden düşmüştür. Biku iniyordu ve babasını yarıya kaldırıyordu. Ne uykuda, ne de uyanmış halde bulunan yaşlı adamın ayakları merdivenlerde sürükleniyordu. Oğlununkinden bir az daha sağlıklı olan eli ise sarkaç gibi karaciğer tarafına, görünmez yaranın üzerine sarkıyordu.

Vita, kocasının her gün sarhoş babasını kaldırdığı merdivenlerde nefesini tuttu. Komşunun bir o kadar alaycı sesini de hatırladı: Fiori! Fiori ya! Deden... ve boğazının kurumasını hissetti.

Tüm planladıkları ters yöne gidiyordu.

O gece Biku beyin kanaması geçirdi.

Gastropatoloji bölümünün bir yatağında yarı yatmış halde kanla karışık kustu. Göğsünden gürül gürül kan kustu. Kan bulutu Biku’nun vücuduyla beraber yıkılıp gece çiçeği gibi Vita’nın kalbinde toplanıp kapandı. Başı kadının omuzuna sarktı. Onun içinden yabancı ve güçsüz bir ses çıkıp “aşkım benim” dedi. Küçülmüş, ne “ah” ne “oh” çıkarmış kocasını kalbinde tuttu. Biku beş gün komada kaldı. Geri dönmedi.

***

Vita’nın büyükelçiliğe gitme günü geldi. İlk başta gitmemeyi düşündü. İnat, keder, öfke, her şeye rağmen istemesi gerektiği hak, hepsi birbiriyle örülmüş. Gitti. Büyükelçiliğin salonunda tereddütlü durdu. Ne diyecekti onlara? O arada bürokratlar yanına gidip geliyordu. Bir kız dedi: “Hanımefendi, sizden bahsediyorlar.” Orada, gişelerin geçidinde, sanki onların her şeyi bildiklerini hissetti. İnsanlar kuyrukta bekliyordu ve memurlar Vita’ya beklemesini söylüyorlardı. O da bu oyunu oynamaya karar verdi. Doko dosyalarını denetlemekle sorumlu olan memurla görüşmek istediğini söyledi. Yine ondan beklemesini istediler.

Kadın çıktı ve büyükelçiliğin yanındaki bölgede beklemeye devam etti. Kafeteryaya benzeyen bir yerde oturdu. Onbeş dakika sonra eşinin telefonunu aradılar. Dişil, Arnavut bir sesti.

- Bay Sabri Doko ile görüşebilir miyiz?.

- İsminizi söyler misiniz, Hanımefendi?

- İsmimi söylemeye yetkim yok, efendim.

- Ben eşiyim.

- Kocan nerede?

- Bu, kocamın telefonu. Fakat bende duruyor.

Telefon aniden kapandı. Ondan hemen sonra Vita’nın telefonu çaldı.

- Yine siz misiniz, Hanımefendi?

- Evet, yine benim.

- Niçin telefonun ikisi de sizde?

- İkisi de bende işte.

- Anlayamadım.

- Ben de anlayamıyorum. Vize başvurusu yapan insanları aramanız normal bir prosedür müdür?

- Biz kocanızla görüşmek istiyoruz.

- Kocam evde.

Sonra hemen ilave etti: - Siz kocamla görüşmek istiyorsunuz. Ben ise konsolos veya büyükelçiyle randevu istiyorum.

- Ama neden? Hangi başvuru için?

- Birincisi için.

Öbür taraftan gelen ses kısa bir zaman sustu. Ondan sonra: - Size haber vereceğiz. Çünkü şimdi konsolos veya büyükelçiyle irtibata geçmeniz mümkün değil.

Hafta boyunca Vita kendi içinde bir izah arıyordu. Başı ağrımaktan çatlayacaktı. Tahmin ettiği adî sebepleri durmadan tekrarlıyordu: “Hastaya vize verilir. Buna değil. Çünkü bu giderse, geri dönmez.”

Büyükelçiliğin dişil sesi yeniden duyuldu:

- Doko Hanımla mı görüşüyorum?

- Evet.

- Kocanızın sağlığı nasıl oldu?

- Neden kocamın sağlığını soruyorsunuz? Onun durumunu gayet iyi bilirsiniz!

- Hayır, biz bilmiyoruz.

- Siz benim büyükelçiliğe geldiğim günden beri biliyorsunuz.

- O zaman neden eşinizin evde olduğunu söylediniz?

- Kocam kendi evindedir. Hangi evde söylemedim zaten. Eğer kocamın adresini bilmek istiyorsanız, ben sizi götürürüm. Benim bilmek istediğim ise, eşimin durumunun bu şekilde sonuçlanmasından kimin sorumlu olduğudur.

- Siz şimdi neyi arıyorsunuz? Hala vize mi istiyorsunuz?

- Benim ne istediğimi siz çok iyi bilirsiniz. Şunu da bilmelisiniz ki ben sadece eşimi değil, evimi de kaybetmiş durumdayım. Çocuklarım sokakta. Benim bilmek istediğim şudur: Vize başvurumun reddedilmesi veya benim başıma gelenlerden dolayı sorumlu olan siz misiniz?

Sessizlik.

- Eğer sen sorumlu değilsen, Hanımefendi, seninle hiç konuşmak istemem. Ben konsolos veya büyükelçiyle randevu istemiştim.

- Neden konsolos veya büyükelçiyle görüşmek istiyorsunuz ki? Bunları söylemek için mi?

- Evet.

- Sen Yunanca biliyor musun?

- Yunanca bilmeme gerek yok. Çevirmen alırım.

- Hayır, çevirmen getirmek yasaktır, - dedi o ses.

- O zaman konsolos veya büyükelçi herhangi bir yabancı dil bilir herhalde. Onun için iletişim sorunu çıkmaz.

- Size haber vereceğiz.

- Hayır, haber vermenizi istemiyorum. Beni çağırmanızı ve olumlu veya olumsuz cevabınızı gözlerimin önünde vermenizi istiyorum. Yüzünüze bakmak istiyorum.

Martın ikinci haftasında Vita’nın vize başvurusu kabul edildi. Cep telefonuna kısa mesaj yoluyla haber verildi. Bir aylık bir vize veriyorlardı. Bu işi ilerletmeyi ve büyükelçiye, konsolosa veya ilgili memura bu bir aylık vizeyle onun ne yapabileceğini sormayı düşündü. Ama sonra “Arnavutluk’ta yaşıyoruz” dedi. Ne elde edecekti ki! Yalnız sinirleri bozulacaktı, halbuki bir şeylerin kazanılması gerektiği bir zamandı. En azından bir kişinin yaşamasına veya ölmesine karar veren kim olduğunu öğrenme zamanıydı. Elinde bu kadar gücü olan o insan kimmiş?

Bir de Arnavutluk Dış İşleri Bakanlığı’nı zor duruma düşürmeye değmezdi. Vita oraya gitmişti zaten. Resmî bir cevap vermemişlerdi. Tek cevapları gayrıresmîydi: Yunanistan Büyükelçiliği üzerinde hiç bir yetkimiz yok.

Bu devletin Yunanistan Büyükelçiliği’nden Vita’nın belgelerinde yer alan hataların ne olduğu ile ilgili hesap sormayı bırak, tek bir şahsı şikayet etmeye bile gücü yetmiyordu. “Bunu da burada elde edemezsin” diye düşündü. Ne kaldı o zaman? Doktorun beyhude “risk faktörlerinden kaçınma” tavsiyesi aklına geldi.

***

Sabri Doko 19 Şubat 2009 tarihinde hayatını kaybetti. Vefatı, onun Yunanistan vize başvurusu kabul edilip eşininki de reddedildikten bir ay sonra oldu. Başkentin günlük bir gazetesi aşağıdaki yazıyı yayımladı: “Sabri Doko bir beyin kanamasından sonra 42 yaşındayken vefat etti. 8 yıldır Hepatit C hastasıydı ve acil bir karaciğer nakline ihtiyacı vardı. Bu yıllar boyunca onun evi “Rahibe Theressa” Üniversite Hastanesi Merkezine ait İç Hastalıklar Bölümündeki Gastrohepatoloji Bölümü olmuştu. Eşinden ve iki küçük kızından bu şekilde ayrıldı. Bunca yıldır devletin kapılarını çaldı. Fakat bunun hiçbir faydası olmadı. Eşinin vize başvurusunu reddeden Yunanistan Büyükelçiliği ise onun trajik sonuna damgasını vurdu.”

Bir ay sonra babası da onu peşine gitti. Vazgeçmişti içmekten. Yemekten de. Vita ise, Yunan Büyükelçiliğinden eşinin vefatından üç hafta sonra aldığı 30 günlük turistik vizesiyle Arnavutluk’tan hiç ayrılmadı.

 

© Elsa Demo
Arnavutluk'tan Elsa Demo
Elsa Demo 1976'da Fier'de (Arnavutluk) doğdu, Tiran'da (Arnavutluk) yaşıyor; Tiran Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde Arnavut edebiyatı ve dilbilim öğrenimi gördü (1995-1999); 1999'dan bu yana Arnavutça günlük gazeteler Koha jonë, Korrieri ve Shekulli'de düzenli olarak yazıyor, 2003'den beri de Arnavutluk'un en büyük günlük gazetesi Shekulli'nin kültür ekinin sorumlusu; Koha jonë, Korrieri, Spektër, Shekulli gibi Arnavutça dergi ve antolojilerde çok sayıda deneme, röportaj ve öyküsü yayımlandı; Shqipëria kujton.1944-1991 (Arnavutluk Anımsıyor 1944-1991) adlı Arnavut yazarlar antolojisinin (Tiran, 2009) ve ikinci Arnavut yazarlar antolojisi Shqipëria tregon. 1991-2010'un (Tiran, 2010) yayıncılarından; 2009'da Bari'deki (İtalya) ilk uluslararası muhabir yarışması "Giornalisti del Mediterraneo"da Woytila Ödülü'nü kazandı.

 

Ardian Klosi'nin bir çevirisi
Ardian Klosi 1957’de Tiran’da (Arnavutluk) doğdu. 1980-1986 arasında Tiran’da Arnavut dili ve edebiyatı öğrenimi gördükten sonra edebiyat yayınevi Naim Frashëri’de editör ve çevirmen olarak çalıştı. Ardından Innsbruck Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat bilimi öğrenimi gördü, 1990’da doktora yaptı. Arnavutluk’a döndükten sonra öğrenci hareketine katıldı ve yeni özgür basında faaliyet gösterdi. 1993-1998 arasında Münih’te yaşadı, Münih’teki Arnavut Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nde ders verdi. Wilfried Fiedler ile birlikte yazdığı Deutsch-Albanisches Wörterbuch (Almanca-Arnavutça Sözlük) 1997’de Langenscheidt tarafından yayımlandı. 1998’de Arnavutluk’a döndükten sonra çok sayıda araştırma, makale ve kitap yazdı, bunlardan bazıları: Netët Pellazgjike te Karl Reinholdit (Karl Reinhold’un Pelasg Geceleri, 2005), Robert Schwartz oder die Fenster meiner Stadt (2007, Arnavutça-Almanca), (Robert Schwartz ya da Kentimin Geceleri), Katastrofa e Gërdecit 2009 (İngilizce, The Gërdec Desaster, 2010). 1983’ten bu yana Büchner, Kafka, Brecht, Böll, Dürrenmatt gibi yazarların çok sayıda eserini çevirdi. Özgün eserleri ve çevirileriyle çeşitli ödüller aldı.