Hatırlama Macerası

Hatırlama Macerası

Yunanlı yazar Nikos Themelis’in eleştirel bir incelemesi, Fulya Koçak’ın çevirisiyle.

Avrupa’nın günlük yaşamda uygulanabilir, barışçıl bir komşuluk çerçevesinde kültürel kimliklerin çeşitliliğini koruyan demokratik bir birlik olmasına yönelik büyük hayali var. Bu yalnızca bir ütopya mı yoksa gelecek kuşaklar için gerçekleşme olanağı bulunan bir hayal midir?

Konuyu birkaç soruyla ele almaya çalışacağım:

Günümüz Avrupa’sı, bütünleşme ve küreselleşme sürecinde Güneydoğu Avrupa halklarını acaba ne birleştirebilir?

Daha da özelleştirirsek: Hangi geçmiş, hangi şimdi, hangi gelecek?

Demokrasi kültürünü benimseyen bütünleştirici bir ortak bilinç; hangi değerler, hangi ilkeler ve hangi dünya görüşleri, hangi gelişmeler ve prosedürlerden geçerek ortaya çıkabilir? Farklılıklara saygı gösteren, çok kültürlülüğü sineye çekilecek bir sıkıntı olarak değil de bir yaratıcılık, dayanışma ve ilerleme kaynağı olarak destekleyen bir kültürden söz ediyoruz.

Edebiyat buna nasıl bir katkı sağlayabilir?

Haydi biraz geçmişe dönelim. Gerçekte var olan geçmişin yanı sıra, resmi devlet eğitiminde bize öğretilmiş olan geçmişi de göz önünde bulunduralım.

Akademik tarih yazıcıları toplumlarda tarih bilincini oluşturan geçmişe biçim verirken yalnızca tarihsel gerçeklik arayışına değil, aynı zamanda her çeşit etnik, siyasi ve dini eğitim amacına da hizmet ediyorlar. Dolayısıyla da 19. yüzyıl ortalarında ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte Güneydoğu Avrupa’da neler olup bittiğine dair bildiklerimiz -özellikle düşmanlık, savaşlar, şiddet, bağımsızlığını kazanamamış halkların yaşadıkları topraklar üzerindeki hak talepleri ve sınır ihtilafları- Ortodoks kilisesi içerisinde yaşanan dinsel rekabetler, ırk ayrımcılıkları, azınlıkların baskı altında tutulmaları ve etnik temizlik olaylarından ibarettir. Barış dönemleri söz konusu olduğunda ise, bir sonraki hesaplaşma dönemi gözönünde bulundurularak aşırı bir şüphecilik ve tetikte olma durumu ön plandadır. Bu tarihsel hikayeyi ortaya koyanlar tarafından yukarıda değinilen olaylardan, daima “ötekiler”in sorumlu tutulduklarını söylemeye gerek yoktur. Sözü edilen “ötekiler” kimi zaman komşular, kimi zaman Avrupa’nın tarihi gelişmeleri ve Güneydoğu Avrupa’yı etkisi altına alan ve sıklıkla değişen “Büyük Güçler”dir. Hasbelkader sorumluluğun kendilerine ait olduğu olaylar söz konusu olduğunda da -üzücü de olsa-, iki yüce değere hizmet etmek üzere kendilerini mazur gösterir, ya önceden ya da her şey olup bittikten sonra meşruiyet kazanmaya çalışırlar. Bu iki yüce değer; ulus bilincinin işlenmesi ve ulusal hakimiyettir.

Sözünü ettiğimiz bu geçmiş, günümüzde de halklarımızın büyük bir çoğunluğu için güncelliğini korumayı ve ebeveynlerimizin iz bırakan anıları olarak canlılığını sürdürüyor. Pek çoğunun, özellikle de bugün bile olumsuz sonuçlarını yaşayanların bunu aşmaları mümkün değil. Dünden bugüne gelenek, eğitim, ulusal ideoloji aracılığıyla aktarılan böylesi bir geçmiş, halkların yakınlaşmalarını engelliyor, hayati önem taşıyan herhangi bir birleştirici unsurun yüceltilmesine yönelik çabaların önüne set çekiyor.

Biraz da bugünümüze bir göz atalım.

Geçmişle bugün arasındaki dönüm noktasının belirlenmesi, sonuçları üzerinde aynı fikri paylaşamayabileceğimiz zor bir işlemdir. Hangi dönem toplu bilince geçmiş olarak kaydedilir? Peki, Avrupa’da bugüne ait olan dönemin başlangıç noktası ne zamandır? Avrupa’nın toplu bilinci olarak nitelendirebileceğimizden çok daha etkili olan ayrı ayrı kaç toplu bilinç mevcuttur? Dün ve bugün arasındaki kesin ayrım çizgisi hangi zamana denk düşmektedir: II. Dünya Savaşı’nın sona ermesine mi, varolan sosyalizmin yıkılmasına, küreselleşmenin tırmanmasına veya yeni teknolojilerin hayatımıza girişi gibi daha yakın geçmişe ait gelişmelere mi?

Avrupa’nın batılı toplumlarında yaşanan iki büyük savaş, soykırım, rasyonalist düşünce ve demokrasi değerlerinin yaygınlık ve derinlik kazanması, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, çatışma halindeki görüşlere, yayılmacılık politikalarına, rövanşlaşma hareketlerine ve insan haklarının ihlal edilmesine bir nokta koymuştur. Buna karşın, sorunların, durumların, algılamaların, geçmişin psikolojik yüklerinin günümüzde de Güneydoğu Avrupa halklarının ilişkilerinde tekrar tekrar türetilmekte olduğu ve tüm bunların öyle ya da böyle üzerlerine yapışıp kaldığı konusunda aynı fikirde olduğumuzu sanıyorum. Kökleri birbirine karışmış bir yığın insan... Yakın geçmişten örnekler verecek olursak; eski Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarında Balkan ulus devletlerinin kurulması, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan ezeli sorunlar, Güneydoğu Avrupa’nın –batı bloğuna geçen- Yunanistan-Türkiye-Kıbrıs ülkeleri ile varolan sosyalizme geçen diğer ülkeler arasında yaptığı ayırım, Kuzey Kıbrıs’taki Türk varlığı, eski Yugoslavya’nın yakın geçmişte parçalanması, azınlık sorunları ve Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki derin farklılık duygusu gibi olaylardan söz edebiliriz.

Aynı zamanda ulus toplumlar arasında her çeşit geri kalmışlık ve eksikliği aşmaya yönelik olarak, II. Dünya Savaşı’nın ardından yaşananlara nazaran içinde bulunduğumuz dönemde farklı gelişim hızları da kaydediliyor. Öncelikli olarak bu ilerleme, demokratik rejimlerin ve demokrasi kültürünün şekillendirilmesi sürecinden, toplumsal örgütlenme ve ekonomik kalkınmaya, refah ortamının geniş halk katmanlarına yayılmasından, Avrupa Birliği’nin inşası sırasındaki dışlanmışlıklara kadar uzanıyor. Gelişmelerin eşzamanlı olmaması ulusal öncelikler gündemini kesin olarak etkiliyor. Demokrasinin derinleştirilmesi, barış içinde bir arada yaşamaya yönelik değerler, farklılıklara duyulan saygı, karşılıklı yarar sağlayan dayanışma, fikirler dünyasında öncelikli yer bulamıyor.

Aynı süreç içerisinde her çeşit sınır (politik, ulusal, ekonomik, dinsel, iletişimsel ve psikolojik) durdurulmaz bir şekilde ortadan kalkıyor. Avrupa’nın hiçbir bölgesinde olmadığı kadar dış dünyaya doğru açılıyor ve kapalı toplumların etrafına siperler kazıyor. Sözünü ettiğimiz bu sınırlar, henüz yaygın bir kolektivizme ait olmasalar bile, aynı amaçlarla, ortak bir rotayı hedeflemek yerine aralarındaki uzlaşmaya, ortak bir bilincin oluşmasına engeller koyuyor. Güneydoğu Avrupa toplumları arasındaki iç ilişkilerde uzlaşma anlayışının temsilcileri, toplumsal elitin içinde, akademisyen ve entelektüel ailelere aitler ve hala da azınlıktalar. Çoğunluk ise, örneğin Avrupa yönelimi gibi büyük ortak hedeflere sahip oldukları durumlarda bile, yolculuklarını tek başlarına sürdürüyor.

Acaba sınırların öneminin azalması bir umut olabilir miydi? Daha uzak bir geleceğe baktığımızda bu sorunun cevabı kesinlikle “evet” tir. Peki şimdiye kadar ne gördüğümüz şey nedir: Ulusal sınırlar içinde yaşayan, küreselleşmenin bir sonucu olarak ya da zor kullanılarak her türden sınırın zayıflatılmakta olduğunu gören ve bu gelişme karşısında toplu ya da bireysel kimlikleri açısından korku ve güvensizlik duyan büyük çoğunluklar... Uluslararası alanda ani düzen değişiklikleri, yaşadığımız çağın geçiciliği, toplumların hareketliliği, göç akımları, yetersiz politikalar, vatandaşların gelişmeleri etkilemede kapıldıkları yetersizlik hissi, her çeşit belirsizliğin ikna edici ve umut verici bir karşılıktan yoksun olması, durumu daha da kötüleştiriyor. Dolayısıyla, gitgide daha fazla insan öz benliğini, kültürel kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hissediyor. Dünyayı birleştiren ve homojenleştiren bu gelişmelerin korkusu ve ortaya koyduğu tehditler karşısında elde kalan son savunma noktası olan kültürel kimlik, şiddetle, inatla bir tepki olarak yükseliyor. Burada geleneksel, ulus merkezli malzemeden yapılmış bir kültürel kimlikten söz ediyoruz. Farklılıklar, komşularla yaşanan sorunlar, büyük ölçüde, geçmişteki düşmanlık gibi olmasa da günümüzde de aynı şüphecilikle ele alınıyor.

Varılan sonuç şudur: Geçmiş ve bugün algısı Avrupa’nın günlük yaşamda uygulanabilir, barışçıl bir komşuluk çerçevesi içinde, kültürel kimliklerin çeşitliliğini koruyan demokratik bir birlik olmasına yönelik büyük hayali sabote ediyor.

Bu durumla nasıl başa çıkılabilir?

Bu durumun üç boyutu üzerinde duracağım.

Geçmişimizle ne yapabiliriz? Geçmişi değiştiremeyiz. Ancak, tarih yazıcılığı her defasında kendi tercihlerini ve önceliklerini ortaya koyar. Neyi ön plana çıkaracağını, neyi aydınlatacağını, nedenleri, tahrik edici unsurları, kararları ve sonuçları nasıl yorumlayacağını seçer. Konjonktüre ve geçmişe bir bütün olarak nasıl yaklaşacağını belirler. Örneğin modern Yunan tarih yazıcılığı 19. yüzyıl ortalarına denk düşen başlangıcından bugüne dek merkez ekseni olarak kendine Yunanlıların Osmanlı İmparatorluğu ile ve devamında Türkiye ile çatışmasını almıştır. Diğer önemli gelişmeler ya da durumlar suskunlukla geçiştirilir veya en iyi ihtimalle ikincil bilgiler olarak anılırlar. Örneğin çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nda, etnik grupların ve özellikle de İzmir’de, İstanbul’da, Karadeniz ve Ege kıyılarında, Tuna Nehri boyunca uzanan şehir merkezlerinde, Selanik’te ve ayrıca Küçük Asya’nın iç kısımlarında yaşayan Rumların kalkınmaları ve hatta yükselişe geçmeleri mümkün olabilmiştir. Aynı durum Yahudi ve Ermeni toplumları için de geçerlidir. Diyebiliriz ki; bu merkezlerde, Yunan toplumunun modern ulus-devlete dönüşümü, kimliği ve ulus bilinci açısından etkin önem taşıyan 19. yüzyıl Yunan burjuvazisinin oluşumunun önkoşulları şekillenmiştir. Öyle ki, bu şehirler batı Avrupa’dan gelen aydınlanma ve hümanizm fikirlerini karşılamış, sonuç olarak üstünlük kazanmayı başaramamış olsalar da bu fikirleri ifade edenleri yüceltmişlerdir. Bazı durumlarda, İstanbul Patrikhanesi, Bulgar Eksarhlığı ve Sırp Ortodoks Kilisesi arasında Hıristiyan Ortodoks Kilisesinin kucağında yaşanan çatışmaların aksine -örneğin Rumlar ve Romenler gibi- farklı milletlerin temsilcileri arasında entelektüel düşünce ve eğitim alanında güçlü bağlar kurulmuştur.

Tarihin çatışmacı yaklaşımının yanında, barış içinde bir arada varolma ve işbirliği, ilerleme ve refah da bulunur. Tarihin susarak geçiştirilen örneklerinin tüm Güneydoğu Avrupa’da mevcut olduğuna inanıyorum. Tarihçilerin böyle bir yaklaşımı ortaya koymuş olmaları, aynı zamanda gelişmelerin yorumlanmasında sağduyulu yaklaşım gereksinimini öne çıkarmaları, tarihin karanlık sayfalarına dair sorumlulukların paylaşılması yönünde eleştirel bir tutumu benimsemeleri gerekirdi. Daima “diğerlerinin” suçlu olması mümkün değildir.

Geçmişimizi yeniden gözden geçirmemiz, geçmişe ait travmatik anıların aşılabilmesine yardımcı olacak ve bugüne kadar göz ardı edilmiş ilke ve değerler esasına dayalı olarak, komşularla uzlaşma, anlayış ve ilişkilerin yapılandırılması için yeni yollar açacak bir kültürün şekillendirilmesi açısından önemli bir adım olabilir.

Bugünümüzle ilgili olarak neler yapabiliriz? Bugünümüz de değişebilir. Bugünü, halklarımız ve onların siyasi liderleri şekillendiriyorlar. Bugün, Güneydoğu Avrupa’nın Avrupa Birliği bünyesindeki dört ülkesi ve Birliğe katılım için istikrarlı bir yönelim içerisinde olan diğerleri için şekilleniyor. Tüm bu ülkelerin aynı kaygıları taşıyor olmaları gerekir. Birliğe katılımın, üye devletin yalnızca güçlenme ve daha geniş çaplı gelişmelere etki etme, demokratik rejimin pekiştirilmesi, Birlik kaynaklarının ya da güvenlik, ekonomik ilerleme gibi alanlarda başka olanak ve faydaların sağlanmasına yönelik hedefler için görülmesi yeterli değildir. Birliğe dahil olanların, bir birleşik Avrupa girişiminin temel dayanağı olan ilke ve değerler topluluğuna ait olma isteği olarak görülmesi gerekir. Tehlike, yalnızca komşular arasındaki ilişkilerde barışın değeri ile ilgili değildir, aynı zamanda özgürlük, adalet, insan haklarına ve farklılıklara saygı, iyi komşuluk ruhu ve özellikle mevcut prosedürlere uygun olarak alınan kararlarda diğer üyelere karşı duyulan sorumluluk, gerçek anlamda dayanışma, uluslararası hukuk kurallarına saygı gibi bir demokrasi kültürünün sonucu olarak karşımıza çıkan tüm ilkelerle ilgilidir.

Bu ilke ve değerlerin, yerel toplumların her birinin ulusal dünya görüşlerinin, ulusal kimlik ve değerlerinin, kültürel kimliklerinin ve niteliklerinin üzerine inşa edildiği ya da sağlamlaştırıldığı ortak bölgeyi oluşturması gerekir.

Yukarıdaki düşünce, sadece üye olmayan ülkelerin Birliğe katılmaları için bir önkoşul olarak algılanmasın. Onlar mecburen Avrupa yöneliminden bağımsızdırlar. Bu şekilde, sahip oldukları önemli jeopolitik konum sayesinde, ulusal hedeflerini gerçekleştirmede Avrupa ve dünya toplumunun desteğini alabilirler. Aynı zamanda Batı Avrupa’daki 60 yıllık tecrübenin ardından, uygulama sırasında kaydedilen yetersizliklere rağmen, toplumların ilerlemesine ilişkin başarısı da kanıtlanmıştır.

Değerler ve ilkeler topluluğu olarak Avrupa entegrasyonuna hız verme girişiminin farklılıklara ve özellikle de kimliklerimizi birbirinden ayıran kültürel çeşitliliğe saygı ile bağdaştırılması kolay değildir. Üstelik Birliğin gelişimi de önceden kararlaştırılmış değildir. Bazı siyasi ve sosyal güçler birleştirici süreç ve perspektiflere ağırlık vermeyi sürdürürken, diğerleri temsil ettikleri toplumların ve kültürlerin farklılıklarını savunmayı sürdürürler. Bir eğilimin diğerine karşı mücadele ettiğini öne süren yaklaşımın yerine, her iki tarafın yaratıcı bir şekilde bir arada varoluşunun ve birleşiminin yollarını arayacak başka bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu arayışın sonuçlarının, yukarıdan bazı iktidar organları tarafından dayatılan bir anlayışın ürünü değil, toplumsal mutabakatın ürünü olması gerekir. Bu sonuçların demokratik açıdan meşruiyet kazanmaları, uygulanabilirliklerinin önkoşuludur.

Edebiyat hangi açıdan katkı sağlayabilir?

Ne mutlu ki, Güneydoğu Avrupa sanatçılarının, özellikle de edebiyatının yüzü doğru istikamete dönüktür. Tarihi bir romanı ele aldığı zaman, barış içinde bir arada varolmayı, hatta farklı etnik kökenlere ve dini inanışlara mensup olan, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski çok kültürlü toplumlarında yaşayan kahramanlar arasındaki dayanışmayı yüceltir. Uzlaşmada yetersizlik, rekabet ve şiddetin hüküm sürdüğü, eskiye veya çağımıza ait olaylardan söz ederken de; doğrudan ya da dolaylı olarak onları mahkum eder.

Benim kişisel çalışmalarımdan söz edecek olursak, tüm romanlarımda bireysel ve kolektif kimlik meselesi ve bunun yanı sıra örneğin, “Başkalarının Gerçekleri” adlı son romanımda olduğu gibi, yukarıda sözünü ettiklerimi, tarihe yönelik yeni bir bakış açısıyla romanın örgüsüne, kahramanların karakterlerine aşılama çabası tekrar tekrar kendini gösterir.

Roman, insanların dünya görüşleri temelinde ve kendileriyle ilgili inandıkları şeylerin, kendi gerçeklerini oluşturduğu şeklindeki basit kabulden yola çıkıyor. Her bir gerçeğin farklılığı günümüze dek uzanan gerilimler yaratır. Burada akla gelen soru, bizim diğerlerinin gerçekleri karşısında nasıl bir tavır takındığımız ve aynı zamanda “farklı” olarak nitelendirdiğimiz diğerlerinin de bizim gerçeklerimiz karşısında nasıl bir duruş sergiledikleridir. Hikayemde bir hesaplaşma düzeyinden diğerine geçmeye ve farklılığın nasıl çatışmalar doğurabileceğini kanıtlamaya çalışıyorum. Romanın örgüsü, etnik kimlikler, dini inanç, tarih bilinci, siyasi inançlar, kültürel kimlik olguları içinden geçerek kahramanların cinsel kimliklerine kadar uzanıyor.

Nedensel bağımlılıklar ve güdüsel çağrışımlar içeriyor. İlke ve değerlerle söyleşiyor. Sonuç olarak romanın baş kahramanlarının ve onların mikro kozmoslarının bu çatışmalarla nasıl başa çıktıkları sorusunu yanıtlıyor.

Bu yelpaze, kardeşlik, anlayış, hoşgörü, mesafeli duruş, nefret ve şiddet gibi değişken insan davranışlarını içine alıyor. Sıradan bir iletişim ve anlaşma olanağı dahi sıklıkla reddediliyor.

İhmal edilmiş ya da kasıtlı olarak suskunlukla geçiştirilmiş tarihi materyali yücelterek, onu akademisyen tarih yazarları tarafından oluşturulduğu şekliyle geçmişin resmi yorumlamasının yanına koyuyorum. Mevcut tarihi materyaller yığını arasından, olaylar dizisine hizmet eden gerekli kısmı seçmeyi ve onu bir bütün içerisinde şekillendirmek üzere romanın çözüm kısmıyla birleştirmeyi hedefledim. Geçmişi başka bir gözle bugüne taşımayı, bugüne ise kolektif bilincimizde var olandan muhtemelen farklı, yeni bir tarihi ağırlık vermeyi denedim. Bir romanın alışıldık araçlarla şekillendirilmesi doğrultusundaki temel hedefimin yanında, güncelliğini sürdüren geçmişe ait bir dünyayı diriltmeye ve aynı zamanda ister tarihi roman, ister bildungsroman ya da ister bir şehirli aile mitolojisi olsun, her hikayede amaçlanan hoşnutluk duygusunun sağlanmasının yanı sıra okuyucuyu, bazı şeyleri yeniden düşünmesi için tahrik etmeye de çalıştım.

Üç önemli tespit

Çağdaş edebiyat üretimi genellikle ideolojiler ve değerler üzerine yapılan saptamaları çekici bulmaz, bunları modası geçmiş sayar ve hatta muhtemelen ölçülü bir alaycılıkla ele alır. Aynı durumun okurlar için de geçerli olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak halka açık edebiyat etkinliklerinde onların da bu konularla ilgili göründüklerini söyleyemeyiz.

Okurların büyük çoğunluğu ilk sırada Amerika kıtası edebiyatını ve kendi ulusal edebiyatını çekici buluyor. Avrupalı komşuların edebiyatı ise ikincil bir rol oynuyor. Güneydoğu Avrupa ülkelerinin okuyucuları ise kendi komşularının edebiyatına karşı çok daha az ilgililer.

Araştırmalar gösteriyor ki; duruma bağlı okuyucu olarak anılanlar arasında edebiyata duyulan ilgi istikrarlı bir şekilde azalıyor. Aynı zamanda boş zamanlarını, kültürel etkinlikleri ve kültürel doyumlarını başka yönlere kanalize eden, daha genç yaştaki okuyucuların sayısı da azalıyor.

Daha yaygın bir konu ise, günümüz Avrupa’sında Avrupa edebiyatının rolünün, sorunlarının ve beklentilerinin neler olduğu ve kültürün ne ölçüde birleştirici bir unsur haline getirilebileceğidir.

Bizi burada özellikle ilgilendiren ve önceki konunun da bir parçasını oluşturan konuyla ilgili olarak şunları söyleyebilirim: Güneydoğu Avrupa ülkelerinin ulusal edebiyatlarına ilişkin sorun, öyle sanıyorum ki, bu edebiyat ürünlerinin içerikleriyle ilgili değil, bunun toplumu hangi boyutta etkileyebileceğiyle ilgilidir. Kendisini takip etmeyen çoğunluğa oranla takip edenler kitlesi ne kadar geniştir? Komşu toplumlara da nüfuz edebilmek, diğerleriyle, yabancılarla, aynı ya da farklı olanlarla iletişim kurabilmek için dilin koyduğu sınırları aşması ne kadar kolay olabilir? İletişim, anlaşma ve bize sıkıntı veren bu sorunu anlama kanallarını ne şekilde kurabilir? Halklarımız arasında, bizi birbirimize yakınlaştıracak, bizi ortak bir demokrasi kültürü zemininde birleştirecek ortak bir duyguyu, ortak bir bilinci hangi yolla işleyecektir?

Daha fazla girişim, daha fazla çeviri, daha fazla kültürlerarası aktarım, sanatçıların uluslararası arenada daha aktif rol oynamaları, internet ve yeni teknolojilerden faydalanma, ulusal hükümetler ve aynı zamanda Avrupa Birliği tarafından kültür politikasının önemli ölçüde desteklenmesi bir ilk cevap olarak gündeme getirilebilir.

Ancak o veya bu şekilde zorunlu olan böylesi bir gelişmenin yapıcı ve sonuç getirici olduğu kanıtlansa dahi sorun çözülmez. Sorun; özellikle toplumlarımızın kitlesel, çoğulcu kültürleriyle ilgilidir. Bu kültürler siyasi ya da toplumsal alandaki liderleri, kamuoyunu şekillendiren her çeşit unsur, kitle iletişim araçlarının başrol oyuncuları ve aktif yurttaşlar topluluğu tarafından muhafaza edilir ya da şekillendirilir. Bunların rolü önemli, hatta bugünkü durumdan umut vaat edici bir duruma esaslı bir dönüş açısından belirleyici niteliktedir. Bunun için –ki bunu daha önce de üstü kapalı ifade etmiştim- komşular, yani diğerleri karşısındaki hoşgörü, saygı ilkesinin ilanıyla ya da barışçıl komşuluk ilişkileri gereksinimiyle sınırlandırılmayacak, ancak aynı zamanda daha genel bir sorunla, yani Avrupa içerisinde demokratik bir birliğin nasıl oluşturulacağı ve bu birlik çerçevesinde farklılığın nasıl saygın hale getirileceği sorunuyla yüzleşecek arayış, müzakere ve anlaşma zemininin oluşturulmasına ve bunun sürekli olarak yaygınlaştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. İstenen iki şeyin birleşiminden nasıl yeni kolektif ve bireysel kimlik oluşumları meydana çıkabilir?

Son bir değerlendirme daha yapmak istiyorum. İzini sürmekte olduğumuz megali ideanın gerçekleşmesi Batı Avrupa’da hem 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa tarihinde yaşanan trajik olaylardan çıkarılan bir ders olarak, hem de demokratik kurumların ve hatta sürekli artan ekonomik kalkınma ve toplumsal refahın savaş sonrası dönemde normalleşmesine katkı sağlayabilmiş olması nedeniyle bir gerçeklik halini aldı. Fransız-Alman ilişkileri buna parlak bir örnek oluşturuyor. Belki bu bile bir kültür demokrasisinin sağlam temeller üzerine oturtulması için, günlük hayatta uygulanabilir barışçıl komşuluk ilişkileri çerçevesinde kültürel kimliklerin çeşitliliğini koruyan demokratik birlik niteliği taşıyan bir Avrupa’nın inşası için önkoşuldur.

Sonuç olarak meselenin özü şu soruyla özetlenebilir: “Zihniyetler, hayata dair tutum ve davranışlar, dünya görüşü nasıl değişir?” Buna şu cevabı verebiliriz: Açık bir toplum içinde çok yönlü, çok çeşitli, çağdaş eğitimle. Başka tehlikeler ve yeni tahriklerle farklı yönlere koşan günümüz gerçeğinde, bizi geçmişe bağlayan durum ve yaklaşım tarzlarına karşı çıkma isteğiyle. Meyvelerini toplamak için henüz zamanın gerekli olduğu kolektif bir çabada sebat ve ısrar etmekle.

 

© Nikos Themelis
Yunanistan'dan Nikos Themelis
Nikos Themelis 1947'de Atina'da (Yunanistan) doğdu, Atina'da yaşıyor; Selanik Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü, doktorasını Avrupa hukuku dalında Köln'de (Almanya) yaptı (1975); Yunanistan Ekonomi Bakanlığı'nda avukat, Brüksel'deki Avrupa Birliği'nde danışman olarak çalıştı, ayrıca Yunanistan'ın eski başbakanı K. Simitis'in danışmanıydı (1996-2004), serbest yazar (roman); çok sayıda kitabı yayımlandı, en son: Οι αλήθειες των άλλων (roman, Atina, 2008), Μια ζωή δυο ζωές (roman, Atina, 2007), Για μια συντροφιά ανάμεσά μας (roman, Atina, 2005), Η αναλαμπή (roman, Atina, 2003), Η ανατροπή (roman, Atina, 2000), Η αναζήτηση (roman, Atina, 1998). Romanları Almanca, İngilizce, İtalyanca, Romence, Türkçe ve Sırpçaya çevrildi; Almancaya çevrilen kitabı: Jenseits von Epirus (Münih, 2001); 2000'de Ulusal Edebiyat Ödülü'nü kazanan Nikos Themelis, Η ανατροπή adlı romanıyla Yunan edebiyat dergisi Diavazo'nun ödülünü aldı

 

Birgit Hildebrand'ın bir çevirisi
Birgit Hildebrand 1944’te Regensburg’da (Bavyera/Almanya) doğdu; Münih ve Tübingen’de Slav dilleri ve edebiyatı ile Alman dili ve edebiyatı öğrenimi gördü; 1975-1983 arasında Selanik’teki Aristoteles Üniversitesi’nin Almanca Bölümü’nde öğretim görevlisiydi; 1989’dan beri serbest çevirmen olarak çalışıyor, çağdaş Yunan edebiyatını Almancaya çeviriyor (çevirdiği yazarlardan bazıları: Alki Zei, Mimika Cranaki, Pavlos Matessis, Amanda Michalopoulou, Soti Triantafillou, Nikos Panajotopoulos, Dimitris Dimitriadis, Angela Dimitrakaki), ayrıca atölye ve seminerlerde edebiyat çevirisi üzerine çalışıyor (örneğin, Atina ve Paros’taki EKEMEL için); 2001’de Pavlos Matessis’in Tochter der Hündin (Dişi Köpeğin Kızı) adlı eserinin çevirisiyle Almanca-Yunanca Çeviri Ödülü’nü aldı.