Hatırlama Macerası

„Slavonya“ dan onlara ne?

Hırvat köşe yazarı Slobodan Snajder’in bir denemesi, Azra Özdemir’in çevirisiyle.

1.

XVIII. yüzyılda Ulma’dan başlayıp Tuna nehrinden aşağı doğru gemiyle giden herkesin kâbusunun adı Dipştayn Kayalarıydı (Düppsteiner Klippen – o dönemde Engelhartzellea’dan iki gün uzaklıkta). O dönemde sigorta poliçeleri olsaydı, prim tutarları olağanüstü yüksek olurdu. Büyük ihtimalle hiçbir sigorta kurumu insanları da malları da sigortalamayı kabul etmezdi.

Bir kaynağa göre: “Kürekler içeri çekilmiş ve mürettebat, bütün yolculardan kendi dillerinde “Ey Babamız!” diye dua etmesini istemişti. Korkunç girdap, su altındaki nehirsel ilahiliğin kalesine davet ediyordu, altın renkli kayalar ise kendine has bir yöntemle tehdit ediyorlardı. Yolcular dua ediyordu. Simültane tercümede buna “tespih” denilebilirdi. Babamız dinliyordu. Veya dinlemiyordu?

Kaptanın mantığı şöyleydi: Kanallardan biri, dillerden birinde zaten açılmış olacaktı! Tanrı duyacak ve anlayacaktı! Babil karışıklığı engel olmayacaktı. Çünkü yolcular birbirlerine değil doğrudan O’na söylüyor olacaklardı. Her ne kadar bilgisini karmaşık şekillerde gösterse de Tanrı çok bilirdi. Ayrıca zaten normal koşullarda da yüzdürmenin zor olduğu bu büyük teknede, Babil kalesinin dibinde, Göklerin talimatı doğrultusunda istihbarat toplayarak Tanrı babaya nispet yapmaları söz konusu değildi. Aksine, yüzen teknede bir anda mutlak pişmanlık ortamı doğmuştu. Herkes nihai sonu düşünmeye başlamak zorundaydı. Mürettebat bir yana, yolcuların tamamı riskler konusunda bilgilendirilmişti. Ulma’daki acenteler onları sakinleştirse de her iki tekneden birinin parçalandığını ve Dipştayn Kayalarını geçmeye çalışan birçok kişiden bir daha haber alınamadığını hepsi biliyordu. Kaptan, müşterilerinin arasında Yahudi bir tüccarın bulunduğunu belki itiraf da ederdi. Kesinlikle İbranice dilinde söylenilmiş Mezmur ile kayalıkları geçme şanslarının daha fazla olacağını düşünmüştü. Çok büyük bir olasılık olmasa da teknede Müslüman birilerinin olması da muhtemeldi. Barok savaşları tam da Türkleri daha derine, Balkanlara doğru itmişti. Ama savaşan kültürler ve medeniyetler, genelde arada ticaret de yapıyorlardı. Nihai son ile yüz yüze geldikleri bir anda kaptanın, Hilal tabilerinden birinin tekneden Tuna nehrine atılmasına izin vermesi söz konusu bile olamazdı. Büyük ihtimalle kaptan, ibadet için seccadesini açıp üzerine oturup hem mürettebatını hem de bütün yolcuları koruması için kendi Tanrısına dua etmesini bile rica ederdi. Küçük, çok kültürlü bu topluluk ya kurtulmaya ya da batmaya doğru gidiyordu. O andan itibaren tekneyi idare etmek mümkün değildi. Tekne, denildiği gibi Tanrı’nın ellerindeydi. Yolcular çitlere sıkıca tutunuyor, kayalarla çarpışmaya kaç saniyelerinin kaldığını kestirmeye çalışıyorlardı. Teknenin, girdabın içinde dönmeye başlayacağı ve kayalara çarpma ihtimalinin çok yüksek olduğu o anı bekliyorlardı. Herkes, Babaya öğrendiği şekilde dua ediyordu. Slav dilleri Almanca ile hatta ağırlıklı olarak güney Almanca şivesiyle karışıyor, uzun sakallı Hasid kendi Mezmur’unu söylüyor, aynı şekilde dua eden çocuklar anneleri tarafından sarılmış, Müslüman usulca seccadesine iniyordu… Ve tekne geçti.

2.

Tekne geçmişti, geçmeseydi ben doğmazdım. Kendi varlığımla, o zamandan bugüne aktarılmış genetik kombinasyonun varisi ve koruyucusu olarak teknenin geçtiğini garanti ediyorum. Hangi duanın işe yaradığı belli değil. Veya ilkbahardaki kar erimelerinden dolayı Tuna nehrinin yüksekliği yeterliydi. Belki de girdabı sakinleştirmeye yetecek kadar alçaktı. Tanrının benim doğmam konusunda orada özel bir takım niyetleri ve hedefleri olduğuna inanmıyorum. O birçoğumuzun Baba’sıydı. Birçok tekne de geçememişti. Birçokları nehrin dibini boylamıştı, bazılarını Tuna nehri kızları sürükledi, çoğunu da mersin balığı ve som balığı yedi. Şu anda nehrin dibinden, onlardan daha şanslı olanlarını izliyorlardı. Dipştayn Kayaları birçok umudu batırmıştı. Söz konusu anda, Tanrının anlamayı tercih ettiği dile denk gelinmemişti. Veya girdap daha kuvvetliydi. Ulma’daki acenteler yolcuları, müşterileri cesaretlendirmeye çalışıyorlardı fakat riskler herkes tarafından biliniyordu. Kaptan da aynı şekilde, teknesinde Tanrının nazarında kurtarılmaya değer görülmeyen günahkârlar olması riskini üstleniyordu. Aynı zamanda iş adamı da olan, daha doğrusu teknenin sahibi kaptanın önünde, o tekneye binebilmek için her şeylerini satan, fakir insanların oluşturduğu renkli bir topluluk bulunuyordu. Taşıyabildikleri ve ellerinde son kalan eşyalarla duruyorlardı. Bunlar genelde söz gelimi tam üreme aşamasında olan ailelerdi. Ama çoğu zaman genç delikanlı, kalfa, mesleğini öğrenirken ardında yıllarını bırakmış ve kendi zanaatını başkalarına satmak üzere yola çıkmış kimselerdi. Aynı şekilde kendi zanaatlarını birilerine satmak üzere yola çıkmış paralı askerler veya böyle bir görevden dönen yaralılardı. Aralarında kadınlar da vardı, ama onlar tekneyi fazla ağırlaştırmamıştı çünkü herkes onlara zaten hafif yük gözüyle bakıyordu. Müşteri bunlardı. Tabi yola çıkmış kendi küçük topluluğunu takip etmek üzere onlarla olan vaizi de unutmamak gerekir.

O dönemde daha ikiye ayrılmamış olan Monarşi memurları daha az riskli şekillerde seyahat ediyorlardı. Değerlendirmek üzere ele aldığımız yıl –1769– içinde Tuna nehrinden Düpştayn Kayaları’ndan teknenin dramatik fakat başarılı geçişini takip ettiğimiz, James Watt’ın buharlı makinesini daha yeni gösterdiği, sanayi devriminin başlayıp gelişimine Almanya’da değil İngiltere’de devam etmeye karar verdiği yıldı. Ancak lokomotif daha görünürde olmadığından, Avrupa’da yolculuklar at gücüyle yapılıyordu. Memurlar, yüksek sınıflar, soylular için, hangi dilde dua ettikleri önemli değildi, onlar Tuna nehri üzerindeki teknelerle seyahat etmiyorlardı.

Habsburg ve Katolik asillerin savaşlar dışında seyahat etmeye ihtiyacı yoktu. Hiç bir varlıklı yolcuya XVIII. yy.da Düpştayn Kayaları ile karşılaşma riski hoş gelmezdi.

Kaptanın önünde bir yoksulluğun içinden diğerine doğru seyahat eden insanlar vardı. Marx henüz daha, Gereklilik Krallığı kavramını oluşturmamıştı. Daha doğmadığından aslında her hangi bir şey oluşturma imkânı da yoktu. Bir yoksulluktan diğerine kaçanlar genellikle Güney Almanya bölgelerinin insanlarıydı. Her şeyle karşılaşmaya doğru yola çıkan bu teknede, ağırlıklı olarak Almanca konuşulurdu. Çekler, Polonyalılar, Ukraynalılar ve Rusları da yok saymak mümkün değildi. Daha sonra Milos Crnjanski’nin romanlarına (örneğin Seobe’ye) bir Sırp tüccarının, Ortodoks’un girmesi inanmayı zorlaştırmamaktadır. Toplamda bu Alman-Slav karışım, dönemin kendine has ve diğerlerinin kıskanmasına neden olan İbranice basso continuo’lu çok kültürel bir ayindi. Aslında Ren’in güneyinde çok da fazla kabul görmeyen Napolyon reformları daha çok uzaklardaydı.

3.

O dilde –Hırvatça karışmış Slav şivesinin “yamulmuş” özellikleri ve Almanca dil bilgisinin kalıntıları ile kombine edilmiş (Örneğin; isimler büyük harfle yazılır.)- XX. yy.’ın doksanlı yılların başında Passau’ya yakın bir köyden babama bir mektup gönderilmişti. Mektup benimle aynı soyadı taşıyan bir adam tarafından imzalanmıştı. Daha doğrusu ben onun soyadının Hırvatlaştırılmış ve fonetikleştirilmiş versiyonu olan bir soyada sahibim. Adı Johaness ve kendini benim babamın kardeşi olarak tanıtmaktadır. O mektup gelene kadar varlığından bihaberdim.

Mektup aslında “Slavonya”yı savaş yüzünden terk etmek zorunda oldukları gerçeğinden dolayı duydukları üzüntüyü ifade ediyordu. Aynı şekilde bizde de savaşın olmasından dolayı hakkımızda duydukları endişeyi dile getiriyor, her hangi bir ihtiyacımızın olup olmadığını soruyordu. Ailenin o bölümü 1944 senesinde, Alman “milli topluluğunun” sınır dışı edilmesinden önce “Slavonya’yı terk etmek zorundaydı”. Çünkü artık o kadar da sevilmeyen önder, “topluluğa”, dağılmaya başlayan Reich’ın o dönemdeki sınırlarına çekilmesini emretmişti. O “milli toplulukta” benim soyadımı taşıyanlar için o yer Passau idi. 1979 senesinde onların ataları, 1944 yılında geri döndürüldükleri yere, aslında o bölgelerden Slavonya’ya gelmişlerdi.

Ödeyebildikleri tek taşıma aracı Ulma’dan aşağı Dipştayn Kayaları’ndan geçecek veya geçemeyecek olan bir tekneydi. 1769 yılı Almanya’da “açlık yılıydı”. Bengal’da olduğu gibi belki -yılda 10.000 kişi- açlıktan toplu ölümler yaşanmıyordu ama gelmiş geçmiş en kötü afetti. Fakat ölmemek için Almanya’dan kaçmak gerekiyordu. Açlığın yönü, geçmiş yüzyılın altmışlı yıllarında (XVII. yy.) tam da Alman kolonicilerinin reformlar dâhilinde kolonileştirdikleri ülkelerden, yüz binlerce insanın Almanya’ya akın etmesininin tam tersi yönündeydi. Bana da, uzaktaki toruna, tam şu anda çalışmak üzere gidenlere katılmamı tavsiye etmiyordu. Resesyon. XVIII. yy.’da bu bariz açlıktı. Açlık da kendine has bir “rüzgâr grubu na” göre sınıflandırılıyor. Fakat tek fark, onun yön değişimleri günleri değil de yüz yılları almaktaydı.

Dedemin kardeşi tam mektubu imzalayacakken bir anda değişik bir ilham etkisi altında, Düpştayn Kayaları’nın orada duyulan korkunun doruk noktasıyla karşılaştırdığım zamana odaklanmıştı. O anda bir ticari kâğıt üzerine bu değerli bilgiyi yazmaya karar vermişti:

BİZİMKİLER NUŞTRA’YA ASİLLERLE BERABER, MARIA THERESIA HÜKÜMDARKEN GELMİŞLERDİ.

İşte tam buna benzer düşüncelerle, idare edilmesi güç ve zar zor bağlanmış duran kütükler üzerinde, o kayalarda acele ediliyordu. Gelecek nesiller veya en sevilenler için önemli bilgiler… Nihai sondan az öncesi, düşmekte olan Boeing yolcusunun not yazması misali.

4.

Yeni nesillerin doğduğundan eminim ve mesaj onlara zaman içinde, fırtınalar arasında, kıyıları geçerek ulaştı.

“BİZİMKİLER NUŞTRA’YA GELDİ…” Özel zarfa konulmuş ticari kâğıtta, tükenmez kalemle sayfanın en alt kısmına büyük harflerle yazılmış not ulaşmıştı.

Son derece önemli bu kılavuz, tarihi açıklayıcılığı (aydınlanmış fakat tam olarak anlaşılamamış kraliçe) ve eş zamanlılığı (Nuştar; son Balkan savaşı esnasında, geçen yüzyılın doksanlı yıllarında çok korkunç çarpışmaların yaşandığı Slavonya’nın küçük şehri) bağlıyordu. Eş zamanlılık çağdaşlık, çünkü dedemin kardeşi in mente, hafızasında Nuştra’da kalmış ve aslında “köy turizminde” çok başarılı olduğu Passau’ya HİÇBİR ZAMAN gelmemişti.

Senin olan bizimkiler. Dedemin kardeşi, önceki nesille olan tek canlı bağlantı, nereden geldiklerini yazmamıştı. Güney Almanya’dan geldiklerine dair sisli bir görüş vardı ve o teknede Katoliklerin ibadet ettiği şekilde dua etmişlerdi.

Tek Tanrılı olduğu hep kabul edilen bir şeydi, fakat aynı zamanda çok dil bilen kimseydi. Her şeyden önemlisi geçiş esnasında o anda hangi frekansta olduğunu tahmin etmek gerekiyordu. Düpştayn Kayalar’ından yukarıda tekne üzerindeki topluluğu neredeyse sonsuza dek ışıklandıran dünya geride kalıyordu. Aşağı tarafta bilinmeyen ve hayal edilmesi gereken dünya bulunuyordu. Sınır memurlarının vaat ettiği ve koloniciler her şekilde oyaladıkları sözlere inanmak gerekiyordu. Her şeyi bırakmak kolay bir karar değildi. Her hangi bir şeyiniz olmasa bile… Belki de Theresia’nın memuru Grimm kardeşlerinin yazdığı hikâyedeki lağım faresi avcısının suretinde ortaya çıkmıştı. Bu arada, Herder’in tesadüfen keşfettiği “halkın arasında” seyahat etmeye başladığı dönemi değerlendiriyoruz. Henüz sözünü etmediğimiz 1769 senesinde Nantes’a doğru, devamında da Paris’e gittiği yılı.

Fakat bu bile Herder’in seyrini yazması için yeterince macera doluydu. Ancak yeni keşfedilen halk, das Volk, birkaç yüz yıldır Balkan dağlarını delen madencilerin yolundan, Doğu’ya doğru, açlıktan kaçıyordu.

Hikâyedeki Theresia’nın habercisi yeni başlangıçla ilgili nüfusun genç kesimini belki de geceleyin cezbetmişti. Gelişme çağındakileri flüt aracılığıyla yedi tepe ve yedi denizaşırı tembellik ülkesi hakkında şarkı çalarak karanlık ormanların öbür tarafına… Transilvanya gibi bir şeydi. (Tam emin değilim ama sanırım Bavyera’nın yedi büyük gölü var.)

Slavonya’dan da onun henüz var olmayan manastır dibindeki küçük şehirden de daha bahsedilmiyordu. Koloniciler tam varış noktalarını, tekne yola çıktıktan sonra öğreniyorlardı. Onlar o şekilde açıldıklarında… Daha doğrusu bizimkiler, daha doğrusu benimkiler…

Kaptan için önemli olan Tanrı’nın merhametinin yakalanabileceği tüm dil ağının gelişmesiydi. Tekne yolcularının o derece çeşitli oluşunu, öncüllük olarak görüyordu. Teknesine Çin tüccarı bile binecek olsa bunu iyiye işaret olarak yorumlardı. Binmiş olan Hasid bile ona en ufak rahatsızlık vermemişti. 1769 senesinde Yahudiler kendi yılları olarak 5529 ile 5530’u sayıyorlardı. Herkes kendi tespihini çeviriyor, tüm dualar toplanıp Göğe doğru yükseliyor, kayalar giderek yakınlaşıyordu, yeşil girdap da giderek daha asi ve daha güçlü hale geliyordu.

Balıklar da nehir kızları gibi, derinlikteki camdan kalesindeki kral gibi bekleşiyorlardı. Yukarıda kuşkusuz kadın hükümdar, aşağıda da yeraltı krallığındaki diğer hükümdarlar hükmetmekteydi.

5.

Krallığın girişinde Theresia’nın gümrükçüleri Luther İnciline el koyuyorlardı. Alman kolonicisi kedisini, köpeğini veya ineğini içeri sokabiliyor, kimse ona paradan bahsetmiyordu.

Kraliçenin gümrükçüleri gümrük ofisinin yol masrafları olarak hesapladığı net belirlenmiş az bir miktarla ve gerekli evraklarla donatıyorlardı. Gümrük, fakir kolonicinin kraliçenin altınlarını tehlikeye sokacak kadar yabancı para birimini içeri sokamayacağının farkındaydı. Gümrükçüler kolonicilerin aslında bizzat kendilerini, kendi çıplak emeklerini ve üretici güçlerini krallığa ithal ettiklerini biliyorlardı.

Fakat beyinler içinde ithal edilecek olan şeyleri yine de her ihtimale karşılık kontrol etmek, mümkünse havalandırıp temizlemek gerekiyordu. Bagajdaki Luther’in İncil çevirisi ve aslında modern Alman ideasının başlangıcı, hoş görüyle karşılanmıyordu. Yolcular İncillerini kendi elleriyle teslim ediyorlardı. Lutherci olsalar, Theresia’nın cezası olarak onun topraklarında yerleştirilmiş olsalar bile. Kim bilir kaç İncil Tuna nehrinin dibini boylamıştı

Acele eden ve önündeki imtihanı geçip geçmeyeceği belirsiz olan teknede, iyi karşılanan farklılıklar artık şüpheli olmuştu. Ölümcül yolda birleşen yolcular bireysel olarak ve şüphe içinde ibadet etmeye başlamıştı. Her ne kadar isimler çok bir şey ifade etmese de varış noktalarının farklı olduğunu anlamaya başlamışlardı. Transilvanya, Alman ormanlarının ötesinde olan her şeydi. Seyahatlerini farklı “gerekçelerle” yaptıklarını idrak etmeye başlıyorlardı. Yahudi tüccarlar, hafif hanımlar gibi Viyana’da kayboluyorlardı. Yolun sonu uzakta olsa bile, topluluk iyice azalmıştı. Tekneyi korumanın akıllıca olduğunu onlara söylemişlerdi. Her renkteki akbabalar etrafında dolanıyor, kütüklerine vuruyor, Tuna nehri üzerinde Viyana limanında gözleriyle süzüyorlardı. Satın alacaklar, olmazsa çalacaklardı…

6.

Tuna nehri üzerinde seyahat eden, sağ salim o mitolojik kayaları, Tuna Scila’sını geçmeye başarmış topluluk genelde daha Viyana’da çözülür, dağılırdı. Odun toplayıcılarına tekneyi satmak son derece olağan bir durumdu. Gerçi nehirden yukarı doğru da seyahat edilirdi. En zavallı, en çok kullanılan, gelmiş geçmiş en emektar hayvan olan at gücüyle. Fakat bu kadar büyük tekneyi nehirden yukarı doğru çekmek, akabinde tekneyi bir kez daha yeni kalfalar, hayat kadınları ve Yahudilerle akıntıdan aşağı doğru bırakmak kesinlikle kârlı bir şey değildi. Kolonicilerin çoğu kaptanla ve bir avuç maceraperestle işbirliği yaparak, bir nevi joint venture oluştururlardı. Onlar kütükleri satın alır, tekneyi yaparlar, güçlü güneşten korunabilmek için paralarının yettiği brandayı satın alarak, ön ve arka tarafa dümen yaparak, kürekleri bağlar ve mesela Ulma’nın oradan, akıntıdan aşağı bırakırlardı.

Viyana’daki satış, önceden kararlaştırılmış bir şeydi.

Koloniciler muhtemelen, Yunan kolonicilerin de aynı şeyi yaptığını bilmiyorlardı. Bu şekilde Sicilya’daki Yunan İmparatorluğun temellerini sağlamlaştırdılar, daha sonra sayelerinde buralara Magna Graecia denilmeye başlanmıştı. Yunan koloniciler de henüz liman olmamış fakat liman olacağı yönünde sözler verilen yere geldiklerinde kendi gemilerini yakıyorlardı.

Alman koloniciler yine aynı şekilde, kendi gemilerini yakanların arasında Bounty’deki isyancıların da olduğunu bilmiyorlardı. Gerçi bu ‘bizim tekneden” yirmi yıl kadar sonra, giyotinin bilendiği 1789 yılında olmuştu. Yenidünyanın oluşabilmesi için bazen eskisiyle olan köprüleri yıkmak lazımdı. Gerekli ve akıllıcaydı. Bugün giyotinlerle ilgili görüşler başka tabi.

O dönemin Alman kolonicilerinden çok azı “memleketlerine” geri dönmüştü. Bir kaç sene içinde memleketin adı değişiyordu. Koloniciler göğüslerinde, kanatları altında memleketlerine başka bir şey diyecek nesilleri getirmişlerdi. Eski memleket sonsuzluğa doğru yolculuğa çıkmış, Alman kolonicisi kadın ve erkeklerin göğüslerine, kanatlarına sonsuza dek “memleketimiz” diyecekleri yeni yer yerleşmişti. İzin verilmeyen çevirideki İncillerin başına geldiği gibi güçlü nehrin dibini boylamayanlar hariç. 1769 ve 1945 yılları arasında geri dönen hemen hiç olmadı. Fakat 1945 yılında nerdeyse tamamı geri dönmek zorundaydı. Bir çember kapanmıştı.

7.

Güneşten korumaktan çok her şeyini ortada bırakan dağınık kıyafetli, Tuna’nın korkunç ve mitolojik Scila’sını daha önce geçmiş huzursuz bir adam istisnaydı. Nadiren, istemeyerek konuşmalara katılıyordu. Aslında çok değerli bir bilgi kaynağı olabilirdi. Transilvanya hakkında yolcuların kafalarında örmüş oldukları hayal ağının boşluklarını doldurabilirdi. O daha önce orada bulunmuş, sadece üç ay önce birlikte seyahat ettikleri kişilerin ısrarları üzerine Almanya’ya geri dönmüştü.

Olumlu koşullar altında dahi sadece Viyana’ya kadar olan seyahatin iki hafta sürdüğü göz önünde bulundurulursa bu aslında çok kısa bir süre sayılırdı. Suskun kolonicinin başka bir misyonu vardı. Almanya’dan geri döndürülüşünün sebebi Slavonya’ya veya ormanların ötesindeki başka yerlere (Transilvanya) Almanya’dan son derece önemli bir mesajı getirmek olmuştu. Kolonicilerin nihai taşınma esnasında aceleden gözden kaçırdığı, fakat onsuz hayatta kalamayacakları bir şeydi.

O mesaj neydi? Şifre mi? Bir işlemin tarifi, yağmur büyüsü mü? Yağmur için cadı ilan edilmiş olsun veya olmasın, köy büyücüsünün kovaya idrarını yapması gerekiyordu. Cerrahi müdahaleleri köydeki berberler yaptığından tıbbi tariflere de gerek yoktu.

Gizemli yolcu kolonicilerin kâğıtlarına yazılı olan ve varış noktaları olan ülke veya ülkeler hakkında her hangi bir bilgiyi istemeden paylaşırdı. Oradan geçmiş olmasına rağmen ya hakkında bir şey bilmiyor veya başka sebeplerle verdiği bilgileri kısıtlı tutuyordu. Belki de kraliçenin ajanıydı? Krallığın ve dünyanın kaderinin bağlı olduğu bilgileri ağzından kaçırmamak için korktuğundan da susuyor olabilirdi. Mutlu Port’un ajanı olmasın? O bölgeler Türklere karşı güvende miydi? Eugen Savoyski onları yeterince bozguna uğratmış mıydı? Yerel halk Almanca konuşuyor mu? Hangi dine mensuptular? Kiliseleri var mıydı? Ne içer, ne yerlerdi? Çocuk yapıyorlar mıydı? Müslümanlar sağda solda tecavüz ediyorlar mıydı? Yaşlı kadınlara, kısraklara bile? En sıkça sorulan; Nasıl bir ülkeydi? Tekneye binmeleri konusunda flüt ile inandırıldıkları, aslında farelere ve çocuklara ithafen hazırlanmış ama onlara o şarkılarda söylenildiği gibi topraklar gerçekten kapkara ve çok verimli miydi?

Güneş başına geçmiş haklı yolcu ORADA onları neler beklediğini anlatamayacağı için ulu sessizliğe kendini teslim etmişti. Hiç bir kurnazlıkla, kadınların cazibeli gülüşleriyle bile ondan en ufak bilgiyi almayı başaramayıp üçüncü gün pes ettiler. Suskun adama artık kimse bakmıyor, hiç bir şey sormuyorlardı.

O ise bunu kullanıyordu. Geceleyin, herkes sızdığında ve Ay, Tuna’yı süt beyazı bir renge boyadığında, kim olduğu tam olarak belli olmayan adam göğsünden mesajını çıkarırdı. Onu gizliden gözlemleyen kaptan onun sırrını çözmüş olsa da mükemmel derecede kayıtsız kalabilmişti.

İnsanların kendi fetişlerine gösterdiği saygıyla ve dikkatli bir şekilde nursuz yolcu Ay’ın ışığına doğru üç patatesi çıkarmıştı.

8.

Kolonicilerin, onları bekleyen şeyler hakkında soru sormak için çok güçlü sebepleri vardı. Bu konudaki görüşleri fazlasıyla ayrıydı. Gençler ağırlıklı olarak yeni başlangıcın çılgınlığına hazırlardı (muhtemelen henüz başlamadıklarından) fakat krallığın memurlarına tamamıyla inanılmaması ve dikkatli olunması gerektiğini bilecek kadar tecrübeliydiler.

Krallık mihmandarlarının yapılan iş başına, daha doğrusu kafa başına para aldıklarını biliyorlardı. Bazı koloniciler kendi sahiplerinin bilgisi olmadan yola çıkmış, kısaca kaçmışlardı ve geri dönebilecekleri bir yerleri yoktu.

Bazıları da “bizimkiler” , “benimkiler” gibi asillerle birlikte gitmişlerdi. Bu bir anlamda daha kolaydı çünkü aynı şekilde yüz yıllar boyunca asillerle onların bile bilmediği amaçlar doğrultusunda savaşa gidilirdi. Zaten tilki avı bile “barok” savaşların çoğundan daha amaç dolu ve anlamlıydı.

Şu anki yolculuğun amacının adı “daha iyi yaşam”dı. Genelde sadece hayatta kalabilmek anlamına gelse bile sisli amacın adı buydu. İnsanlar açlıktan kaçmışlardı. Üstelik geceleyin gitmenin nedeni sadece sahiplerine karşı duydukları korku değil, çünkü insanın karanlık içinde memleketini, yuvasını bırakması daha kolaydı. Fare, çocuk ve ruh, avcıların flütü ile kandırılmış, açlıkla ve her türlü yoksullukla gitmek zorunda bırakılmışlardı.

Fakat her şeye rağmen çok zor bir karardı. Okuma yazma bilenler dahi, tahsis edilen varış noktalarıyla ilgili çok az şey biliyorlardı. Slavonya’nın yeri nerdeyse zar zor seçiliyordu. O ülkenin, kurtların memleketi olduğuna dair yalın haberler ulaşıyordu. (Fakat bu bilgiyi kalbinin yanında üç patatesi sımsıkı saran, suskun belirsiz kişi onlarla paylaşmamıştı.)

9.

Patatesler dışında, Güney Almanyalı gençler diğer başka yoksulluklarla da karşı karşıyaydılar. Günden güne kadın eksikliği de artıyordu. Acele eden ve ellerini havaya kaldırıp yolcularla birlikte dua eden kaptanın teknesinde az sayıda kadın vardı. Koloniciler hep avangarttı. Öncü birlikler olarak önden toprakları keşfetmeye gidiyorlardı. Türklerden temizlenmiş aynı topraklarda hemen hemen hiç kadın yoktu. Hayvanlar olmadan yaşamanın zor olduğu gibi kadınsızlık da zordu. Yunan koloniciler aynı sorunlarla nasıl başa çıkıyorlardı, orada da neredeyse kadın yoktu. Yerli kadınlarla çiftleşiyorlar mıydı? Kentaur halkının ortaya çıkışı bunun sonucu muydu?

Tekne üzerinde “benimkilerin” daha iyi hayat peşinde oldukları, çantalarında taşıdıkları kâğıt üzerine yazılan kurulmuş gibi duran şehirlerin isimlerinin yazılı olduğu Salvonya, Sclavonya, sadece krallığın gümrük haritalarında Hırvatistan’a kayıtlı görünen Türk Slavonya’sındaki Nuştar. O teknenin üzerinde burunlarına kadar battaniyelere sarılı hayat kadınları vardı. Yoksulluğun matematiğinde o üç patatesi bekleyerek duruyorlardı. Gerçi patatesli kul aşı başka bir şey, evlat sahibi olmak bambaşka bir şeydi.

Onlar yoksulluğun eşit derecede korkutucu olan “kadın ve anne” bilinmezinden sayılmıyorlardı. Kısrak ve doğuran… Kraliçe boudirin erotik fantezisi ve gerçekte birbirleriyle örtüşen noktaları yoktu. Bunlar birbirinden tamamen ayrı yoksulluklardı. İlki oynaşma ile ikincisi ise hayatta kalma ile ilişkilendirilmeliydi. İkincisi gelecekteki koloniler ve kolonicilerin hayatta kalma sorunuydu. Dolayısıyla genç delikanlılar eve, (eve?) Almanya’ya, “Kadınları gönderin!” diye yazıyorlardı.

10.

Denklemin belirtilen bilinmeyenini ne pahasına olursa olsun çözmek gerekiyordu. O da, açlık denklemin çözülmüş olduğu şekilde, ayın ilahiliğine üç patatesin sunulmasına benzer şekliyle çözülmeliydi.

Luna, kadın tanrısıydı. Büyük bir memnuniyetle tekneyi oluşturan kütük yığın üzerini tamamen renkli etekleriyle kaplamış ve şarkı söyleyen Güney Almanyalı kızlar topluluğunu seve seve izlemeyi tercih ederdi. Zaten Almanya da Slavonya’ya bir kısım evlenme çağında kız göndermişti. Onların adı şimdi de ileriki dönemde de hep ama hep “Kezban” olacaktı. Bu sebeple mürettebatın ve kaptanın içini kıpır kıpır yapan kadınların şen kahkahaları eşliğinde nispeten daha neşeli armonikalı bir yolculuktu.

Düpştayn Kayaları, saygı ve sessizliği emrediyorlardı. Armonika kapanıyor, şarkılar kesiliyor, küreklerin içeri çekildiği gibi kaptan ve mürettebatın ağır ve nemli kıyafetlerin altındaki başka şeyler de geri çekiliyordu.

Kızlar da Katolik ibadethanelerde edilen dualar misali dua ediyor, katedralde söylenen ilahileri söylüyorlardı. Bu yolculukta hayat kadınları yoktu. Yolculuğu organize eden, yükünün düzgün olması konusunda her türlü tedbiri almıştı. Potansiyel bulaşıcı örnekler dışarıda bırakılmalıydı.

Teknenin acentecisi tekneye binen kızların bindikleri gibi, aynı durumda teslim yerine varacaklarını garanti ediyordu. XVIII yy.da kadınların namusuna yönelik tehlike göz önünde bulundurulduğunda, Düpştayn Kayalarının yarattığı tehlike nispeten daha azdı. Slavonya’ya varmış olan kolonicilerin denetleme masraflarını karşılayacağı, onu da üç güçlü erkeğin kadınlara yönlenecek olan her gözü dönmüşten, mürettebattan dahi koruyacağı organizasyon teknenin acentecisine aitti. Kısaca üç hatunun namuslarını koruyacak birer koruması vardı. Bunun karşılığında kıyılar da onları Tuna nehrinin su perilerinden, Faunu nehrinin dibine çekmeyi başaran bülbüllerden koruyordu.

İnsan, hayal kuran; Tanrı, karar verendir. Her üç delikanlı bunu daha bilmese bile Tuna nehrinden aşağı ilk ve son defa seyahat ederken hayatlarının kadınlarını bu teknede bulmuşlardı.

Onların görevi kızları saldırganlardan korumaktı, aşktan değil. Kaldı ki bu konudan, acenteci ile yapılan sözleşmede her hangi bir şekilde söz edilmemişti. Bu daha üstün gücün bir nevi zaferiydi. Ona kendilerini kolayca teslim ettiler. Fakat Viyanalı akbabaların satın almak istediği teknelerini kurtarmayı başarmışlardı.

Bütün uğraşlardan sonra evlenmek üzere gelen kızları taşıyan tekne Vukovar’a, tavsiye edilen limana varmak üzereydi. -Geliyorlar, geliyorlar! diye haykırıyordu çocuklar. Bunlar muhtemelen tekneun en önce göründüğü bir tarafta onu fark eden ve ona paralel bir şekilde koşan yerel halkın çocuklarıydı. Limanda müzik çalıyor, gençler, esnafın hepsi sahip oldukları en iyi kıyafeti giymişti. Akıllı kraliçenin emri üzerine her üç köy başına bir rahip ve bir doktor bulunmalıydı.

Tekne yanaşmış, daracık iskele sahile atılmıştı. Coşanlardan biri havaya silah sıkmış, müzik çalıyordu, kızlar iskeleden geçiyor, diğer bir deyişle yanaşıyorlardı...

Delikanlılar sahilden bakıyordu. Kimilerinin elinde kıymetli dürbünler vardı fakat o, şu anda ödünç verilecek bir şey değildi.

Orada asillerle beraber gelmiş benim büyük büyük büyük babam dürbünün gözünden kırımızı yanaklı, balon misali geniş etekli dar iskelede dün ve yarın arasında denge sağlamaya çalışan benim büyük büyük büyük ninemi görmüştü.

11.

Evet, “bizimkiler” şimdi tam takırdı. Ve en az dokuz nesil boyunca, yaklaşık iki yüz yıl bir arada kalacaklardı. Bu, mitolojik temellerde “kök salmak” için yeterli süreydi.

“Hepsi bir arada?”

Açlık yılı -1769’da- zorlukları ve ölümcül seyahatleri atlatmayı, Viyana’daki güçlü kadının patentlerine (Tereziya’nın reformlarına) rağmen mevcut koşullar altında başlarının çaresine bakabildilerse şu anda “yeni hayatın” başlangıç noktasında duruyorlardı. Bu “yeni hayatın” yerini zar zor bulmuşlardı. Belki de en çok Kişov’un Bahçe, kül romanındaki babanın yaptığı gibi yıldızları takip ederek. Gökyüzü bulutlanacak olsa durur ve ateşlerini yakarlardı.

Fakat aynı zamanda esnaf, kalfa daha doğrusu iş adamlarıydı. Monarşi’nin XIX yy.da, hatta Yugoslavya Krallığında bile devletlerine sadık kalan, sanayileşmenin ilk elementleriydi.

Yeni iktidarın sonsuz salaklığı onları “yerel halk” oldukları yerden uzaklaştırmıştı. Gerçi onlardan başka birileri de yoktu gibi. Slavonya, Türk mağlubiyetlerinin ardından “Barok savaşlarında” neredeyse tamamen boşalmıştı.

Sonsuz salaklığı dememin ardındaki nedene gelince, kahraman partizan mücadelesinden çıkmış yeni iktidarın aslında çok önemsediği devletin sanayileşmesi için onlar önemli derecede kilit rol oynayabilirlerdi. Biraz daha 1769 yılında kalacağım.

Nuştar’dan uzak olmayan Peçuh mezarlığında bugün hâlâ orada bulunan bir Alman yazısında:

Bazıları için ölüm,

Başkalarına ihtiyaç,

Bir başkasına ise ekmek.

Hayatın kafiyesi bu kildeydi: Tod, Not ve Brot.

Düpştayn Kayaları’nın felaketini atlatabilenler yeni memleketlerinde azalmış değil, sayıları yarıya inmişti. Ormanların arkasındaki ülke olarak hayal ettikleri şey (Transilvanya), farelere ve çocuklara ithafen hazırlanmış, çalgıyla götürülmüş yer gerçekte birilerinin hayatta kalabilmesi için ecdadının bir kısmını öldürmek zorunda kalan katı bir anneydi.

12.

Maalesef Passau bölgesinde bulunan köyden gelen dedemin kardeşinin mektubunda yazdığı telefon numarasını hemen aramamıştım. Bizde de “savaşın dellendiği” doksanlı yıllardı.

Onu ancak iki sene sonra bir Münih ziyareti sırasında yapmıştım. O zaman Passau aslında uzak değil diye düşünmüştüm. Gerçi bugün uzak olan bir yer mi vardı? 1769 senesinde gemiyle Viyana’ya en iyi ihtimalle iki haftada gidiliyordu.

Kuzenimin sesi haberi verdi: Yaşlı Johannes vefat etmişti. Onun torunu artık Hırvatça konuşmuyordu. O anda kendi kuzenime aslında akrabası olduğumu anlatamayacağımı fark etmiştim. Kimlik konusunun önemli sorunu!

Onun için Slavonya, Hırvatistan ne ifade ediyordu...

Tekne üzerindeki yolcuların yaptığını yapması gerekiyordu, hayal kurmalıydı. Ayrıca neden olsun ki? Ne de olsa genetik yapımıza sahip tam tamına on üç nesil, çalgıyı takip edip sabahın birinde kendi yoksulluğundan ormanların öbür tarafına, yedi göl ve yedi tepenin ardına kaçmış, o Slavonya’da yaşamıştı.

Son Balkan savaşında karşı taraflar birbirlerini cömertçe uzun ağır borulardan hedef almışlardı. Ateş hatlarından ve amaçlardan biri eski Nuştar mezarlığıydı.

XVIII. yy.da Alman göçmenlerin mezarları XX. yy.ın doksanlı yıllarında sanki yeniden kazınmıştı. Savaşta hep acele edilir, kemiklerin çaresine bakmaya vakit yoktu.

“Bizimkiler”den bazıları burada “bizde” mutluluklarını bulmuştu. İki yüz yıl boyunca her şeyle, bazen de mutlulukla karşılaşılırdı.

Fakat çemberlerden biri kapanmıştı. Tekne üzerindeki yolcuların yeni nesilleri onların çok uzun zaman önce kaçtığı topraklarda doğuyorlardı. Yeni nesiller çılgınlık dolu, Tuna nehrinin dibine boyluyormuş gibi şu an zaman içinde derinlere dalan bir dönemden sonra sadece o topraklara değil, dile de dönmüşlerdi. O iki yüz yıl hangi dünyaya aitti? O zaman kalanların torunları ile uzağa gidenlerin torunları arasında fark var mıydı? ”Slavonya” onlara ne ifade ediyordu. Hamlet’te bahsedildiği gibi bu bir Hekuba mıydı? Yoksa sadece çökmüşlüğün oyunu muydu?

Gerçekte bu tarz farklar varsa belki de onları hayatta tutan o hikâyenin bozukluğuyla, dedemin kardeşinin mektubunu yazdığı o dildi. Fakat o dil de unutulmuştu ve artık hiç kimse o dilde konuşmuyordu. Slavonya sadece bir anıdır. Belki önemli ama faydasız... Hayali ülke, Faulkner’in romanındaki Yoknapatawpha County? Tuna nehri akıntı, bilinç ve bilinçaltının taşıdığı derme çatma tekne değil miydi? Grand Canyon’un orada bir Kızılderili köyünde gördüğüm Yawapaha Village mıydı?

Her ne kadar siyaset veya başka “ihtiyaçların” “krallığı” ile bölünmüş olsa da, hayal gücüne sunulan ve diğer şeylerin devamlılığını sağlayabilen, gerçekten buruk bir şeydi.

 

© Tena Šnajder
Hırvatistan’dan Slobodan Šnajder
Slobodan Šnajder 1948’de Zagreb’de (Hırvatistan) doğdu, Zagreb yakınlarında yaşıyor; Zagreb Üniversitesi’nde felsefe ve İngiliz dili ve edebiyatı öğrenimi gördü; kurucularından olduğu Prolog adlı tiyatro dergisinin uzun yıllar başeditörüydü; Glas Slavonije adlı günlük gazete için köşe yazıları yazdı (1993); günlük gazete Novi list için 1994’ten bu yana siyasi köşe yazıları yazmaya devam ediyor; Tujman rejimi sürerken yurtdışına iltica ettiğinde Almanya’ya da gitti; 2001-2004 arasında Zagreb Genç Tiyatro’nun yöneticisiydi; serbest yazar (denemeler, kısa öyküler ve tiyatro oyunları); çok sayıda kitabı yayımlandı, toplu eserleri kapsamında son yayımlananlar: Faustova oklada (oyunlar, Zagreb, 2007); Neka gospođica B. (oyunlar, Zagreb, 2007); San o mostu (denemeler, Zagreb, 2007); Bosanske drame (oyunlar, Zagreb, 2006) ve 505 sa crtom  (öyküler, Zagreb, 2007); aldığı ödüller: Hırvat Ulusal Tiyatro Oyunu Ödülü “Marin Držić”; Ocak 2010’da eski Yugoslavya’nın yayımlanmamış en iyi tiyatro metni dalında Karadağ Kraliyet Tiyatrosu “Cetinje” Ödülü’nü aldı; Šnajder, tiyatro oyunları yurt dışında en çok oynanmış ve yayımlanmış tiyatro yazarlarındandır.

 

Klaus Detlef Olof'un bir çevirisi
Klaus Detlef Olof 1939’da Lübeck’de (Almanya) doğdu; Zagreb ve Graz’da yaşıyor; Hamburg ve Saraybosna’da Slav dilleri ve edebiyatı öğrenimi gördü; 1973’ten bu yana Klagenfurt Üniversitesi’nde Güney Slav Dilleri Edebiyatı Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor; uzun yıllardan beri Güney Slav dilleri edebiyatı Almanca çevirmeni olarak faaliyet gösteriyor; ağırlıklı olarak Hırvat ve Sloven edebiyatından, ayrıca Sırpça, Boşnakça, Makedonca ve Bulgarcadan Almancaya çeviri yapıyor, Cevad Karahasan, Miljenko Jergović, Zoran Ferić und Igor Štiks gibi yazarları çevirdi; çeviri alanında verdiği uğraşlar nedeniyle 1991’de Avusturya Devleti Edebiyat Çevirmenleri Ödülü’ne layık görüldü.