Hatırlama Macerası

31 numaralı Apartmanın Piyanosu

Foto: Nikola Mihov
  • Yazarın sesinden Bulgarca metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.
  • 31 numaralı Apartman Dairesi’, Lea Cohen
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Bulgar yazar Lea Cohen’in bir öyküsü, Menent Shukriyeva’nın çevirisiyle.

Bu piyano bizim apartmana hiç beklenmedik bir anda geldi. Oradaki yeri, köy pazarında balo elbisesi, Bulgar sinemasında Amerikan filmi ya da “Jenata Dnes” adlı dergide yer alan trüf mantarlı yemek tarifi kadar acayipti. Bugün, otuz yıl sonra, televizyonun prime time kuşağında sakalını sarıya boyatmış erkeklerin balo elbisesi giydiklerini, sinemalarda Amerikan filmlerinden kurtuluş olmadığını ve milletvekillerimizin cebi delik halka altın fiyatı ile eşit fiyata satılan mantarın yemeklik özelliklerini anlattıklarını görünce, anlıyorum ki durum çok değişmiş.

31 numaralı apartman, 13 numaralı apartmana komşuydu! Numaralardaki bu karışıklığın neden kaynaklandığını bana kimse açıklayamadı. Onun önünde duran ve ardından gelen konut kompleksimizin simetrik şekilde dizili binalar, normal aritmetik sıralanmaya uygundu: No 11, No 12, No 13 ve aniden, doğuya yarı dönük binanın kuzey duvarında büyük, yamuk yumuk sayı ile ve siyah yağlı boya ile yazılmış sayı beliriyordu: Apartman numarası 31?!
Kompleks sözcüğü, aile sıcaklığına ilişkin düşüncemle hiçbir bağlantısı olmayan bir sözcüktü. Benim için kışla ile aynı anlamı ifade ediyordu. Sinir tiki olarak düşündüğüm ruhsal dengesizlik tanımı olarak kullanıldığını da duymuştum. Tam ne anlama geldiği beni pek alakadar etmiyordu ama bu sözcüğü hayatımıza ve dilimize yeni girmiş başka sözcüklerle bağdaştırıyordum. KOMbinat (metalürjik, et üretim), KOManda (Timür’un) , KOMandir (partizan kumandanı), KOMbayn ile KOMbayner (aynı şekilde bir Rus filminde gördüğüm üzere kadın KOMbaynerka) , KOMisar (politkomisar, Sovyet devrimi konularının ve Çapaev fıkralarının sevilen kahramanı) , KOMsomol (ilk hamileliğime kadar üyesi odluğum organizasyon) ve elbette ki KOMpartiya ile KOMinterna (tarihlerini hala iyi not aldığım dokuzuncu sınıfta zorunlu olarak okuyordum) .
Deli dolu gençlik yıllarımda hapishane gibi numaralandırılmış bir binada değil de, Akasya, Mine ya da benzer şiirsel isimli bir sokakta yaşayacağımı hayal etmiştim. Daha sonra, gerçekten kısa bir süre için hapse düştüğümde, koğuş arkadaşlarımın biri New York’ta sokakların sadece numaraları olduğunu anlatıyordu. Üçüncü Avenue, Beşinci Avenue vs. Kendisi oraya gitmişti ve Beşinci Avenue ile numarasını hatırlamadığım, sanırım 42 idi, yine numaralı bir sokağın köşesinin dünyanın en yoğun noktalarından biri olduğunu iddia ederdi. Belki de söyledikleri doğruydu, ama doğruluğunu kontrol etmeme imkân yoktu.

Bazen, bazı şahıslar, torpil kullanarak önceleri bahçe için öngörülen yere kanuna aykırı kendi 31 numaralı apartmanlarının kurulmasını ayarlayamamış olsalardı, hayatım daha farklı olur muydu diye kendi kendime soruyordum. Şaka yapıyorum! Bizim biyografilerimiz yoktu ki, gerektiğinde “otobiyografiler” yazıyorduk... Otobiyografilerimiz daima şu zorunlu metin ile başlıyordu: “Ailem....”, devamında da “fakir işçi ailesi” (iyi bir imkân), “köylü işçiler” (bu da işe yarardı). Ben “memurlar” yazınca, umutsuz vaka olurdum! Anne- babamın boşanmış olması, üstelik babamın mimar, annemin ise Almanca öğretmeni olması, bana sıfır şans getirirdi! Tam bir otobiyografi felaketi!!! Ne mutlu ki, Kosta “doğru” otobiyografiye sahipti ve biz söz konusu evi onun sayesinde alabildik. İlgili KOMisyon otobiyografisini incelemişti, uygun olarak değerlendirmişti ve 31 numaralı apartmanın 4. katından daire almamızı uygun görmüştü. Bu şekilde ben de oraya yerleştim. Güle güle akasyalar, mineler ve diğer sağlıklı olmayan hayaller!!!!

Apartman sakinleri, hani denir ya, oradan buradan toplama adamlardı. Son üç katın daireleri büyük ve balkonluydu. Orada torpilli, çevreleri zengin kişiler yaşıyordu. Onları tanımak kolay olurdu çünkü diğer sakinlerle hiç konuşmazlardı, yanı başımızdan tiksinti ile geçip, asansöre binerlerdi ve otoparkta yepyeni Lada’larını park etmek için ayrı yerleri vardı. Alt katlarda ise, büyük metalürji KOMbinatı işçileri, taşradan göç edenler, yahut da bizim 31 numaralı apartmanımız gibi kaba sıva üzerine siyah yağlı boya ile yazılmış numarası olan değil de, merkezde veya güney semtlerde bulunan, sokakların çiçek, ileri düşünceli şairlerin ya da ölen partizanların adlarını taşıdığı sokaklarda daha güzel bir yere yerleşmeleri için kimsenin yardım etmediği insanlar yaşıyordu!!!

Bizim kattaki komşularımız apartmandaki diğer herkesten çok farklıydılar.

Müzikçi bir ailenin kapı komşusu olmak, bizim için sıra dışıydı, hatta rahatsız edici de denebilirdi. Kendimi onlardan farklı hissediyordum ve bu beni çok rahatsız ediyordu. Bizim dairede beş kişi yaşıyorduk. Çocukların bağırıp çağırmalarına, büyük çocukların kahkaha atmasına ve küçük kızımın ağlamasına neden olan Kosta’nın geğirmelerine, Kosta’nın olmazsa olmazı kızartılmış soğan kokusuna alışkındım. Onların dairesinden kokular gelmiyordu. Onlardan yalnızca piyano gamları, keman sesleri ya da sessizlik ulaşıyordu merdivenlere kadar... Bizlerde meyhane gürültüsü, onlarda ise, enstrüman çalmadıkları zaman, okuma odası sessizliği hakimdi. Ama ne onlar meyhaneye giriyor, ne de bizler okuyorduk ve bu yüzden olacak ki, asansör veya merdivenler dışında karşılaşabileceğimiz bir yer olmuyordu.

Kosta ile evlenmem kibar bir hanımefendi olan annemi büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. O, beni güzel terbiye etmek amacıyla bir başka boşanmış arkadaşı ile birlikte birkaç defa koro ile senfoni konserine götürmüştü. Fakat beni bir şiir gecesinde, kâğıttan topçukları fırlatarak okuyucuyu hedef tahtası gibi yerine koyduğum, kâğıt topçukları ona isabet ettirmeye çalıştığımı; Dama Pika isimli opera gösterisinde derin uykuya daldığımı görünce terbiyem onların gözünde tamamen yerle bir oldu.

Kosta’nın beni götürdüğü yerler, en azından başında, annemin konser ve okuma gecelerinden daha fazla ilgimi çekerdi, ama ben bunu anneme hiçbir şekilde anlatamazdım. Dama Pika, dört saatlik bir opera olduğundan, benim için hayatımda en uzun süren kültür ve eğitim amaçlı test oldu. Dolayısıyla Dama Pika, hayatım boyunca operadan nefret etmeme sebep oldu. Ama tabi bunu da anneme anlatamazdım.

Kosta hokey takımının kalecisi olduğundan, ziyaret ettiğimiz yerler genelde hokey karşılaşmaları ve antrenmanlarıydı. Karşılaşmalar öncesinde ve sonrasında gittiğimiz yerler ise barlar ve eğlence mekânları olurdu. Ya da kulübün Kosta’ya verdiği kiralık evine giderdik ki orada ikimizin de ilgi odağı onun yatağıydı. Lisenin son sınıftayken işte bu yatakta hamile kaldım. Yani anlaşılacağı üzere seçim şansım yoktu. Annemin beni görmeyi hayal ettiği üniversite yerine hokey sezonları gibi ritmik şekilde birbirini izleyen hamileliklerimden dolayı tam yedi yıl süresince ittiğim bebek arabasını seçmek zorunda kaldım.

Kosta hokey oyunculuğundan vazgeçtiğinde ben de artık hamile kalmadım. Eşim, lüks sporun yerini, önce yurt dışındaki karşılaşmalardan dolayı geçmişte kendisine büyük miktarda verilen döviz ile artık ödeyemediği alkol ile doldurmaya çalıştı. Ama Kosta, bu sorunun da çözümünü buldu. Milis ile yakın ilişkilerinden şüphelendiğim, yeni meydana çıkmış arkadaşları, kocaman paketlerde evimize getirdikleri pahalı içkiler, eşimin çok çabuk hemen hemen tek meşgalesi oluverdi. Çabucak kafayı bulup, çocukların bile iğrenmesine neden olan acınacak durumlara düşüyordu. Söz konusu alkol bolluğu ve elinde bulundurduğu destelerce paraların karşılığını nasıl verdiği konusu, irdelemek istemediğim bir konuydu. Kosta’nın sürekli alkollü halleri ile geçen yaklaşık yarım yıl sonrasında evde para ihtiyacı duymamamıza rağmen çalışma kararını aldım. Günde birkaç saat olsa dahi Kosta’dan uzak durabilmek için bu elimdeki tek şanstı. Postanede telefon görevlisi olarak işe başladım. Bu işi, bana belli bir derecede özgürlük veren vardiyalı çalışma ve faklı farklı kişilerle görüşüp sürekli şikayetleri ile dikkat çekme veya ince şaka olarak kabul ettiği çirkin sataşmalarından dolayı Kosta ile yapmaktan kaçındığım sohbetleri burada yapma imkânına sahip olmak hoşuma gittiği için seçtim.
Komşularımızı seyrek görürdük, ama onların yaşam tarzı beni ilgilendiriyordu, öyle görünüyordu ki sadece beni değil.
- Ya, bu insanlar hiç sevişmiyor mu?, ona has latif tavrıyla bir gün düşüncelerini dile getirdi Kosta.
- Neden, diye sordum. Lafta bulunmak için öylesine sormuş oldum.
- Ne bileyim, hiçbir zaman yatak sallanması, ya da yay gıcırtısı duymadım da....

Yatak odalarından bizi ayıran tek bir duvarın olduğu doğruydu. Sadece sesleri değil, bazı daha sert kokuları da geçirme özelliğine sahip sosyalist betonarme panel standartlarına göre inşa edilmiş bina, Kosta’nın istediği bilgiyi arada sırada da olsa bize sunmalıydı.
- Komşu bayan bayağı güzel, diyerek düşüncelerini dile getirmeye devam etti Kosta.

Şüphe duyguları içinde gözlerimi ona diktim. Kocamı tanıyordum- belki sönen reflekslerini kontrol etmek için ona bu imkânı tanıyan her kadını düzmese bile, sesli veya sessiz fark etmez, en azından onu arzulamayı kendi erkeklik görevi olarak kabul ederdi. Eşimi komşumdan kıskanmam için hiçbir nedenim yoktu: O, ince, uzun boylu bir kızcağızdı, ardından merdivenlerde veya asansörde kadınsı, zor algılanan çiçek kokulu parfüm kokusu bırakırdı. Tüm apartmanda dolaşan pişmiş yemek kokusunun hiçbir zaman onların dairesinden gelmediğine göre neyle besleniyor acaba diye düşünüyordum? Kesinlikle, hiçbir durumda benim Kosta’ma bakabileceğine inanmıyordum. Eski hokey oyuncusu olarak ulaştığı şöhrete rağmen Kosta artık top gibi şişmiş bir hal almıştı ve pantolonun iç tarafından bir şeyler değiyormuşçasına apışık yürüyordu.

- Anneciğim, bugün piyano çaldım!, diyerek övündü bir gün kızım İva. – Nina beni onlara davet etti ve siyah ile beyaz klavyeler üzerinde ellerimi nasıl gezdirmem gerektiğini gösterdi.
Adını bu şekilde öğrendim.
- Eee, başka neler öğretti sana Nina teyzen, diye sordu Kosta merakla.
- Ona teyze kelimesiyle hitap etmememi, hoş değilmiş.

Benim sıram olduğuna karar vererek, birkaç gün sonra, komşularımızın dairesinden ne piyano, ne keman sesi gelmediği bir anı kollayarak, kapılarını çaldım. Nina’nın kocası kapıyı açıncaya kadar birkaç dakika geçmişti. Neredeyse öğlen olmuştu, o ise, saçı başı birbirine girmiş, hala pijamalı haliyle, kapıyı uyumaktan kızarmış gözlerle açıvermişti. Tüm pencere perdeleri kapalı olduğu için yaşadıkları mekân karanlıktı. Hayretle bana baktı, esnedi, pijamasını şöyle böyle düzeltmeye çalıştı ve şaşkınlıkla beklemeye başladı. Elimde, annemin en çok beğendiği tariflerden biri olan tarife göre sabah hazırladığım bir tabak ştrudel taşıyordum ve kendisine uzattım. Bir an için tereddüt etti, ştrudeli aldı ve dağılmış saçını eliyle düzene sokmaya çalışırken, izah etmeye çalıştı:
- Akşam kayıt çalışmalarımız vardı, sabaha doğru dört gibi eve döndüm. Hala uykum var. Nina da prova çalışmalarına gitmiştir. Girin, kapıda kaldınız, kahve yapayım.

İkinci kez davet etmesini beklemedim, bu ilginç komşularımın yaşam tarzını öğrenme merakından yanıp tutuşuyordum. Mutfağa girdik. Masa turuncu renkte idi, sandalyeler ile şeffaf pleksiglastan yapılmıştı. Bu zamana kadar gayet sıradan bir mutfakta bu kadar farklı rengi bir arada görmemiştim. Dolapları açık yeşildi, çocuk oyuncaklarında tercih edilen ot yeşili gibi. Mekânın büyüklüğü benim mutfağımınki ile aynıydı, ama burada yağlı bir lekenin elbiseme yapışabileceği korkusunu yaşamadan kendimi şeffaf sandalyelerden birine gönül rahatlığıyla oturabileceğim, açık yeşil ile turuncu renklere bürünmüş, temiz bir bahçede bulunuyormuş gibi hissettim.
- Eviniz çok güzel, diyerek ortamı övmekten geri tutamadım kendimi.
- A, tabi, Nina zevk sahibidir. Dünyayı gezebilir, fakat başka hiç kimsenin nerde bulabileceğini bilmediği yerde bir şey bulur. İsmim Vladi, ya sizinki?
- Ben de Jeni, nedenini bilmeden, ağzımdan kaçırıverdim bu ismi.
Aslında adım Genka idi, bana sadece sözünü ettiğim annemin o boşanmış arkadaşı Jeni derdi. Bu da bana çok yapmacık gelirdi.
Vladi Küba malı olan bir kahve makinesinde kahve pişirdi. Çok hoş bir koku mutfağa yayıldı, ikimiz de lezzetli içeceklerimizi yudumluyorduk. Ne mutlu bana ki, ştrudelin tadına baktı ve hoşuna gittiğini göstererek “Mmm” dedi. Pijamasının göğsü açıktı. Buradan vücudunun ne kadar düzgün, kılsız ve yağsız olduğunu fark edebiliyordum. Mutfakta oyalanırken, gözüm pijamasının açılmış alt kısmından gözüken birkaç kıla takıldı ve görüntü beni ilginç bir şekilde heyecanlandırdı.
- E, Jeni, apartmandaki hayatınızdan memnun musunuz? Çok oldu mu yerleşeli?
- Tabi ki, kötü denilemez!, diyerek, aralanmış pijamasının bende uyandırdığı mahcubiyeti gizlemek için yapmacık bir heyecan ile cevap verdim. Yeter ki, çocuklar merdivenleri çizmesin ve asansör en az haftada bir defa bozulmasın. Eşim Kosta, buranın Sofya’nın en perspektifli semtlerinden biri olduğunu söylüyor.
- Hangi konuda perspektifli?, dalga geçerek sordu Vladi.
- Ne bileyim, mesela yaşamak için, diyerek panikledim.
- Neden, bu hayat mı ki?!!, komşum güldü- Lütfen, kusuruma bakmayın, akşamdan kalma bu benim bu limoniliğim. Ştrudeliniz çok lezzetli. Ben geç kalıyorum galiba, tekrar görüşürüz, diye ekledi, birdenbire aceleye kapılarak, yerinden fırladı.
Pijaması artık tamamen açılmıştı. Ben, Kosta’nın sarhoş halindeyken okşamalarından bezmiş ve yatakta bana karşı sokak kadınıymışım gibi davranışlarından iğrenir olmuş cinsel hayatımdaki duygusuzluğun çözümü gibi gördüğüm beyaz incecik vücuduna elimde olmadan bakakaldım. Vladi bakışımı fark etmişti, çabucak hazırlandı ve beni kapıdan dışarı itti.

Aynı gece, nedenini açıklayamadığım sebeplerden dolayı Kosta’ya:
- Biliyor musun, dedim, öbür taraftaki komşularımızın gayet kaliteli cinsel hayat sürdürdüklerini düşünüyorum.
Kosta’nın gözleri fırladı.
- Ne demek istiyorsun sen? Denedin mi yoksa diyerek, kabaca güldü. Ben ise, daha fazla açıklama yapmamak için öylece sırıttım.

Bir sonraki haftanın Cumartesi günü Lenin Subbotniği gerçekleştirilecekti. Her zaman olduğu gibi, bu sefer de bildirim yazılarını bize Penka Teyze verdi. O, karşıda, küçücük bir apartmanda oturuyordu ve bize yakın yerde bulunan bir anaokulunda hademe olarak çalışıyordu. Az okumuş olmasına rağmen Penka Teyze’nin genel olarak iyi bir kadın olduğu söylenebilirdi. Çocukların doğum günlerini hiç unutmazdı ve daima onlara bir takım hediyeler verirdi. Genellikle bu hediyeler kitaptı. Belki de kendisinin okuyamamış olması, onu başkalarına kitap hediye etmeye itiyordu. Hatta İva’nın son doğum günü için bir tebrik metni oluşturmaya çalışmıştı, ama kısıtlı olan gramer bilgileri onu şu ilginç yazıyı düzenlemeye kadar götürmüştü: Doğun Gününüm Kutlu Olsum! Hemen hemen Winnie the Pooh’da olduğu gibi!

Hademelik yapan bu iyi kadın, semtimizde bir şeyin organize edilmesi gerektiğinde ise canavar kartala dönüşürdü. Semt sorumlusu seçildiği için, elinde birtakım listelerle kapı kapı dolaşır, ya Kızıl Haç ya Oteçestven Front için üyelik aidatı toplamaya, ya da Buzluca tepesinde yeni sosyalizm anıtının inşaatı ya da Şilili, Somalili, Kübalı ve diğer kardeşlerimiz, hatta çocuksu el yazısı ile ismini Petrislo Mumba şeklinde yazdığı ve bilinmeyen nedenlerle söz konusu şahsı Fidel Kastro’nun kardeşi sandığı Patris Lumumba Üniversitesi için zorunlu pul satışı yapmak için dolaşırdı. Kat kat dolaştırılan bu listelerin oluşturulması için illa bir sebep bulunurdu. Bence, bu listeler hayatımızı gizlice etkilerdi. Bu az miktardaki paraların ve listeler üzerine attığımız imzaların sosyalizm ve nizam konusunda semtin görevlisi olarak Penka Teyze’nin sağlayabileceği biraz huzur ve güveni garanti ettiğini düşünüyordum.

- İmzalamıyorum!!!
Benim yeni tanışığım Vladi’nin sert sesiydi bu. Devamında önümüzdeki Subbotnik'i organize eden “kartal” Penka Teyze’nin öfkeli bağırışları çınladı kulaklarımda.
Kapıyı yavaşça açtım ve merdiven terasına çıktım.
Penka teyze, kalemi komşunun eline tutturmaya çalışıyordu, komşum ise kalemi almayıp, ısrarla tekrarlıyordu.
- Niye anlamıyorsunuz, hanımefendi, söyledim size! İmzalamıyorum! Ne ben, ne eşim, semti temizleme konulu Subbotnik’e katılmayacağız. Biz müzik ile uğraşıyoruz ve şu gördüğünüz ellerle çalışıyoruz. Onlar bizim enstrümanlarımız. Kürek tutamıyorum, tutmaya da iznim yok zaten.
- Sen de duydun bana nasıl hakaret ettiğini, diyerek Penka Teyze bana doğru döndü, - Bana hanımefendi dedi.
Sudan çıkmış bir balığa döndüm, fakat bu tartışmada taraf olmaya cesaret edemedim.
- Kürekler bizim için, kemanlar sizin için, öyle mi?, aniden etkili konuşma yeteneği açılan Penka Teyze bağırmaya başladı.- Peki, ya tersi olamaz mı?
- Olamaz, sakin bir sesle Vladi cevap verdi.
- O zaman sokakları kim temizleyecek, kim ağaçlar dikecek?
- Bu benim sorunum değil, diye kestirdi Vladi.
Anlamsız kavgalarına son vermek için ben tartışmaya müdahale ettim:
- Eh, herhalde bu işi yapacak biri bulunur.
Komşumuzu anlıyordum. O bir müzik adamı idi ve ellerini yaralamak istemiyordu. Peki, bunu Penka Teyze’ye neden anlatmıyordu? Büyük olasılıkla o da anlayış gösterecekti! Aslında bu adamın teyzeyle değil, istemediği ve belki de mantıksız bulduğu bir şeyi onu yapmaya mecbur eden devlet ile tartıştığı geçti aklımın ucundan.
- Bak, teyze! Biz hepimiz etkinliğe katılacağız, çocuklar da yardım edecek. Çalışabilen, çalışacak, insanları zorlama, diyerek tartışmaya son vermeye çalıştım.
- Burayı imzalayın, dedi Penka Teyze ve ikna etmekten vazgeçmedi. Kalemi ve listeyi tekrar Vladi’ye uzattı.
Kalem ve kâğıdı itti, ama o anda yalvaran bakışımı fark etti. Baş eğmişçesine omuzlarını kaldırdı ve kâğıt üzerine imzasını koydu.
- Bu hiçbir şeyi değiştirmiyor, diye ekledi.
Allahaısmarladık yerine Penka hiddetle talimat verdi:
- Cumartesi, tam saat dokuzda hepiniz hazır bulunun! ve Vladi’ye dönerek,- Bu sizin için de geçerli, bir sabah çalmamakla kemanınıza bir şey olmaz, dedi.
- Söyledim size, gelmeyeceğim, kesti Vladi ve kapıyı yüzüne kapattı.
- Hadi bakalım, sözleriyle Penka Teyze tehdit edercesine basamaklardan koşarak indi.

Subbotnik her zaman olduğu gibi çok gürültülü, ama pek sonuç alınmadan geçti. Penka Teyze birkaç yamuk kürek dağıttı. Bir yerden bir el arabası da geldi. Erkekler bir köşede toplanmış duruyordu ve boyuna sigara içiyordu, biz kadınlar ise diğerleri ne der düşüncesiyle apartman girişinin etrafını öteden beriden süpürdük. Sabah saat dokuzda elinde kemanıyla Vladi sokağa çıktı, yanımızdan geçip kibarca selam verdi ve bir yerlere gitti. Penka Teyze sinirden kızardı, ama bir şey demedi. Öğleye kadar orada kıvrandık, sonra erkekler birer bira içti ve herkes bir taraflara dağıldı. Komşu kadının imzalatmak üzere taşıdığı listelerin ana amacı olan göz alıcı bir bahçe oluşturma planı, bu sefer de suya düştü. Bu planın gerçekleşmesi, Penka teyzenin samimi görüşlerine göre semt temizliği ile arasında gizli bir bağ var olan Lenin’in adını taşıyan bir sonraki subbotniğe kaldı. Böylelikle apartmanlar arasındaki alan, sadece sokak köpeklerinin dolaştığı ve boş plastik ile bira şişelerinin bulunduğu bir sınır alanına benzedi. Bu olay ekim ayının başlarında olmuştu.

İki ay sonra kapı zili çaldı ve askeri üniformalı bir adam kendini Askerlik Kurumu’nun temsilcisi olarak takdim etti.
- Dragostinovi ailesini arıyorum. Evlerinde kimse yok mu?, diye sordu- Üçüncü kez geliyorum ve kapıyı açan yok.
Anlamıyormuşçasına omuzlarımı kaldırdım.
- Askeri yedek kuvvet eğitimi için onun adına çağrı mektubu var. Gelip, mektubu alması için iki defa tebligat bıraktım. Kendisine iletir misiniz?
Hiç düşünmeden sarımtırak renkli ilmühaberi aldım ve bir deftere imzamı koydum. Çağrı mektubunun içeriğine göre bir sonraki salı günü saat 7,00’de Vladi, 45 gün süreli askeri yedek kuvvet eğitimine gönderilmek üzere Askeri Kurumu’nun bahçesinde hazır bulunmak zorundaydı.
Şüpheci biri değilim, ama Subbotnik esnasında kemancı komşumun itaatsizliği ile onu aralık ayında bilinmeyen bir yere askeri manevralara katılmaya gönderecek bu emir yazısı arasında gizli bir bağlantının olduğunu fark ettim.
Hokey oynadığı dönemde Kosta hiç böyle bir eğitime gitmedi. Sporcular, aktörler, müzikçiler ve diğer daha hassas çalışma gerektiren mesleği olan kişiler, genelde cezalandırma aracı olarak kullanılan bu tedbire tabi tutulmazdı. Yürürlükteki mecburi askerlik hizmetine dair kanun, hız sınırını aşma ve alkollü olarak otomobil sürme cezalarının veya ev ile araba satın alma ve de yurtdışına seyahatlerde uygulanan akıl almaz kısıtlamaların kendileri için geçerli olmadığı gibi en kurnaz ve önceliklere sahip kişiler için geçerli değildi. Kosta’nın Askerlik Kurumu’nda oluşturduğu yakın ilişkileri çoktan onun rahatlığını garanti etmişti. Oradaki dostları askeri denetim defterini bir şişe ithal viski karşılığında Askeri Yedek Kuvvet bölümünden görevlilerin bulamayacağı bir yere gizlemeyi başarmıştı.

- Komşumuzu askeri eğitime çağırıyorlar, diye aynı gün Kosta’yı kısaca haberdar edip, Askerlik Kurumu’ndan gelen mektubu gösterdim.
Kosta, kaba ve sinsice gülümsedi.
- Müzik adamlarını seyrek çağırırlar, herhalde bu defa fena çuvallamış, diye belirtti.
- Gitmesini engellemek için yardımcı olamaz mısın? Ne de olsa mevsim kış, bana beden yapısı narin gibi görünüyor. Askerlerin yanında dostların var senin.
Kosta kudurmuştu.
- Bak sen! Bu kadar ilgi ve alaka niye? Sana ne bu konudan? Bir şeyler mi var yoksa?
Kosta’nın ne derece kaba olabileceğini biliyordum, onu tahrik etmek istemiyordum.
- Yo, hayır, sadece yardım edebileceğini düşündüm. Ne de olsa kapı komşuyuz.
- Burandan bir şey geçiyor olmasın?!!
Kosta bana doğru geldi, kaba bir şekilde beni kendine doğru çekti ve elini eteğimin altına soktu.
- Bana biraz sulanmış geliyor, bir yere gitmiş olmayasın?
- Yeter, saçmalıklarına dayanamıyorum, diye kükredim.
Kosta beni ellemeye başladı. Çocuklar okuldaydı, o yüzden geri çekinmeye hiçbir sebebim yoktu. Karşı gelmeyip bu sefer de ona katlandım. En azından sonra uysallaşıyor ve beni belli bir süre rahat bırakıyordu.

Bir hafta sonra Vladi askeri eğitime gitti. Erkenden saat altıda apartmandan çıkmazdan önceki akşam ilk defa bizleri ayıran ince duvarın arkasından sadece yatak odalarındaki yatağın şiddetli zangırdaması değil, onun öfkeli bağırışlarıyla birlikte, kadının ağlama sesi de geldi. Vladi yüksek sesle küfürler yağdırıyordu. Bizi ayıran duvarın öte yanından derhal unutmayı istediğim kelime ve tabirler bize ulaşıyordu ve bunları benimle birlikte başka bir komşumuzun da dinleyebileceği aklıma gelince tüylerim ürperiyordu. O, ardarda devleti- bozuk, yöneticileri- dangalak, komşuları- ispiyoncu olarak nitelendirip, ağlamakta olan Nina’ya, sözcüğü kaç defa tekrarladığını hatırlamıyorum, hiçbir zaman, hiçbir zaman, hiçbir zaman bu olayı kabul etmeyeceğine söz veriyordu. Daha önceleri yatağın gıcırdayıp gıcırdamadığını duymak için kulaklarını dört açan Kosta, şimdi hiçbir şey duymuyormuş gibi davranıyordu. Salona geçti, televizyonun sesini sonuna kadar açtı ve genellikle yaptığı gibi yakın zamanda beyaz, resmi plaka numaralı bir Lada otomobilile eve getirilen yeni paketten kendine bir duble viski döktü.
Komşularımı bu şekilde yıkan bu cezalandırma amaçlı askeri eğitimin suçlusu olarak Penka Teyze’den şüphelendiğimden, ertesi gün onu gördüğümde sokağın karşı tarafına geçiverdim ve sergilediğim bu tavır karşısında onun fena halde şaşırdığını görünce mutlu oldum.
Aralık ayının ortalarıydı. Yeni yıl yaklaşıyordu. Arada sırada komşu Nina’nın evine giderdim. Beni, açık yeşil mutfağının şeffaf sandalyelerine oturmaya davet ediyordu. Turuncu masada kahve içiyorduk, fakat mutluluk veren renkler, yaşanan hüznü ve huzursuzluğu bir türlü gizleyemiyordu.
İki defa eşinin ziyaretine gitti. Onu bayağı uzağa göndermiştiler. Kederli ve ağlamaktan kızarmış gözlerle evine dönüyordu.
- Kendini böyle harap etmemelisin, dedim ona bir gün, - Zaman geçiyor, çok yakında kocan evine dönecek, her şey unutulacak, göreceksin. Sağlık olsun, gerisi yalan. Birbirinize böyle değer verdiğiniz için sizi öyle kıskanıyorum ki!
Tamamen samimiydim. O bana şaşkınlıkla baktı, ben de biraz açtım:
- Aslında kaç tane kadın eşinden belli bir süre uzak kalırsa mutlu olur biliyor musun?
Nina bana soru dolu bakışlarla bakıyordu, ben de itiraf ettim:
- Evet, ya! Mesela niye benim Kostam’ı çağırmıyorlar? Hem ondan biraz kurtulmuş olurum, hem de belli bir süre için alkolü kesmiş olur. Ona hiç bir şey olmaz, zaten erkekler de bazen erkek erkeğe kalmayı isterler.
- Vladi, askerlikten, zulümden ve zorlamadan nefret eder. Bu yüzden çok ağrına gidiyor.
- Biliyorum, diye cevapladım.
Nina bana şaşkın bir bakış attı.
- Vladi gitmezden önceki son gece konuşmalarınızı duydum. Panel duvarlar ince ve her şeyi duyuluyor. Konuştuklarınıza çok dikkat etmelisiniz!
O, donup kaldı ve sordu:
- Bizi ihbar etmezsin, değil mi? Lütfen, yalvarıyorum sana.
Gözlerinde korku ve umutsuzluk görüyordum.
- Kendim için değil, Vladi için rica ediyorum. Hapse atarsalar, dayanamaz.
Sustum ve duyduklarımı hatırlamaya çalıştım. Devlete- bozuk, yöneticilere- dangalak dediği için hapse atılacağını düşünmek bana biraz abartılı gibi geliyordu. O zamanlarda benzer lafları her köşede duymak mümkündü. Militsiya, birini önceden gözüne kestirmişse, bu sözleri göz önüne alırdı. Yoksa nüfusun yarısını hapse tıkmak zorunda kalacaklardı.
- Ne düşündüğünüzü bilmiyorum, dedim, ama gerçekten çok dikkatli olmalısınız.
- Oh, Jeni, yalvarırım kimseye söyleme. Vladi artık bütün planları yaptı. Madem duymuşsun, niye gizleyeyim ki? Buradan kaçacağız. İki ay sonra orkestra ile turneye çıkacağını anlamışsındır. Dostlarımız var, onlarda kalacak. Ben de, aynı zamana denk gelen Macaristan seyahatine katılmak üzere kayıt işlemlerimi yaptırdım. Böylelikle Belgrat’a kadar giderim. Beni orada bekleyecekler. Duyduklarını kimseye söyleme lütfen.
Çarpılmış gibi kalakaldım, ne diyeceğimi bilemiyordum. Bir şey duymamıştım, bir şey de anlamamıştım. Kosta ve onun televizyonu yüzünden en önemli bilgiyi kaçırmıştım. Bu bilgiler eksikti!
Aynı günün akşamında duvarın arkasından neler duyduğumuzu hatırlayıp hatırlamadığını Kosta’ya sordum. O ise, ya boş laflarla onu oyaladığımı düşündü, ya da sorumu anlamamış gibi yaptı.
Ben de işittiklerimi unutmaya çalışıyordum, ama bir defa paylaşılan sır Nina ile ortak sırrımız oldu ve ben de artık bu sırdan kurtulamazdım.
Birkaç gün sonra, turuncu masasında yine kahvelerimizi yudumladığımız bir anda:
- Benim dövize ihtiyacım olacak, dedi Nina.
Komşum geçen haftalarda çok değişmişti. Kronik uykusuzluktan gözlerinin altında mor gölgeler oluşmuştu, kilo vermişti ve etekleri belinden sıyrılarak sıskaca kalçalarının üzerinde sarkıyordu.
- Birkaç yüz dolar bari bir yerden bulamaz mısın bana?
- Çok tehlikeli, hem nasıl geçireceksin onları? Üstünde bulursalar seni de hapse atarlar.
- Sen sıkma canını, bulurum bir kolayını, sen sadece satın almama yardımcı ol. Annemden kalma birkaç mücevherim var, onlarla dövizi ödemeyi düşünüyorum.
Nina öbür odaya geçti, elbise dolabını eşeledi ve eski zamandan kalma bir lacivert kadife torba getirdi. Torba muhteviyatını turuncu masanın üzerine döktü. İrice elmaslı bir altın yüzük bana doğru tekerlendi. Elime alıp, incelemeye koyuldum.
- Bu ninemden kalma, dedem nişan töreninde hediye etmiş ona. Viyana imalatıdır. Bu zümrüt ve elmaslı bilezik ise, kayınvalidesinden anneme hediyedir. Bu küpeler de. Sence, bunlar için ne kadar alınabilir?
- Hiçbir fikrim yok. Kosta’ya sormamı ister misin? Takım ile Batı’yı dolaşmıştır, bu konuda bir bilgisi olabilir sanırım.
Nina cevap vermedi, takıları hemencecik torbaya topladı ve ellerime tıktı.
- İşte, dilediğine sor. Bana üçyüz dolar lazım.
İtiraf etmeliyim ki, bütün bu olanlar başından beri hoşuma gitmemişti. Sanki Nina içine kendi kellesini koymuş gibi hissederek torbayı korkuyla aldım. İçindeki başın aslında kendi başım olduğundan henüz haberdar değildim.
O akşam çocukların uyumasını bekledim, Kosta’ya duble viski koydum, hatta yatak odasına beni sürüklemesini göze alarak ona kendimi sürttüm. O sadece popomu ellemekle yetindi ve televizyondaki Zlatniya Orfey ’in son sayısının kayıtlarına gözlerini dikmiş izlerken tekrar kadehi kaldırdı.
- Dançe’nin memeleri amma büyük, deyip, bu konuda da uzmanmış gibi devam etti: Fidel Kastro ile birlikte olduğu konuşuluyor.
- Bırak bu saçmalıkları, baksana kadın ne güzel seslendiriyor şarkıları.
- Mikrofonu nasıl ağzına aldığını görmüyor musun? Sen de bu şekilde ağzına alsan, sen de şarkı söylemeye başlarsın.
Midem bulanıyordu bu tür konuşmalarından.
Kadife torbayı çıkartıp,
- Sana bir şeyler göstermek istiyorum, dedim.
Kosta’nın gözleri yerinden fırladı:
- Nerden buldun bunları?
- Nina verdi. Annesinden kalmışlar. Onları satmak istiyor... Dolar karşılığında.
- Onlar fukara değil ki, ne yapacak dolarları? Sen bunun değerini biliyor musun?
- Bilmiyorum, cevabım tamamen samimiydi.
- En az beş- altı bin. Yani aşağı yukarı yarım daire fiyatı kadar. O, bunları deklare etmiş mi? Etmediyse eğer, Altın ve Değerli Mal Gizleme Kanunu’na göre onu cezalandırırlar bile.
- Hadi be, sen de, boş boş konuşuyorsun. Kadının paraya ihtiyacı var, bunlar için 300 dolar istiyor.
- Üçyüz dolar mı?!!
Kosta ayıldı.
- Bu insanlar iki ucunu bayağı kopartmış olmalı. Söyle bakayım sen, her şeyi bilen karım benim, döktür bildiklerini ki, sonra başımız ağarmasın.
- Kosta, lütfen, bırak beni- kelepçe gibi beni sardığı kucağından kendimi kopartmaya çalışarak, bağırmaya başladım.
- Konuş, yoksa şimdi benimkileri ararım ve o zaman mücevherlerin direkt milisin ellerine geçer.
- Tamam, söyleyeceğim, fakat saçma sapan şey yapmayacağına bana söz ver.
- Kosta beni bıraktı, dolaba kadar gitti, uzun zaman orada eşti, birtakım yeşil paralar çıkarttı ve onları bana uzattı.
- Al işte, senin 300 doların! Anlayışlı bir insan olduğumu gör, bu çöpleri de buraya topluyorum, ama gerçeği bilmek istiyorum.
Parayı aldım ve bir “oh” çektim.
- Seyahat etmeye karar vermiş insanlar ve paraya ihtiyaçları var, dedim.
- Seyahat demek. Nereye yolculuk yapacaklar? Hımm, tamam.
Mücevherleri torbaya topladı ve dolabın içine bir yere sakladı.
Her şeyin böyle oldukça kolay sonuçlanmasından öyle memnundum ki, daha geç gözlerimi yumdum ve üzerimde hırıldanmasına bir defa daha katlandım. Nina’nın ne kadar mutlu olacağını düşünüyordum. Ama aynı zamanda beyaz, ince vücudunun hatırası benden gitmeyen Vladi’yi gözümde canlandırıyordum.

Vladi ocak ayının sonunda döndü ve benim şaşkınlığıma karşın hiç de eziyet çekmiş ve işkence görmüş gibi değil de, ona sadece yakışmakla kalmayan benim üzerimde hele de içimde bir kıpırtı ve daha doğrusu vücudumun alt kısmında bulunan duygusal bölgeler üzerinde çok ilginç hisler uyandıran bir etki de edecek şekilde olgunlaşmış ve biraz da kabalaşmış görünüyordu. Sorularına yanıt bulmuş ve bu yanıtları sadece uygulayacak bir kişi gibi görünüyordu. Nina ile ben bu cevabın ne olduğunu biliyorduk ve bundan dolayı rahat olamıyorduk. Ertesi gün Kosta’nın üçyüz dolarını kendisine vermiştim. O hiçbir yorum yapmadan parayı cebine atmıştı. Sevinmedi de, heyecanlanmadı da, bu paraların taşıdığı yükün bir bölümünü teşkil ettiklerini ve bunlardan gizlice kurtulmak istediğini anladım.
Mart ayının başında Vladi’nin orkestrası söz konusu turneye çıktı ve incecik panel duvarın ardından tekrar şiddetli sevişme ile komşu kadının yumuşak hüngür hüngür ağlama sesleri geliyordu kulağıma.
Kosta;
- Bunlar ayrılacakları zaman yatakta ne çok gürültü kaldırıyorlar, diyerek felsefi tespitini açıkladı ve tekrar televizyonun sesini yükseltmeye gitti.
Yatağın gıcırdamasını dinliyordum, ikisinin aşk ritmine göre bazen yavaş ve ritmik, bazen aceleci. Sanki Vladi benimle de vedalaşıyormuş gibi benim kalbim sıkışıyordu. Göğsümdeki yangın her zamankinden daha büyüktü ve hatta gözlerimde yaşlar belirmeye çalışıyordu. Bir daha görmeyecektim onları, ne Nina’yı, ne de Vladi’yi. Dünyanın herhangi bir yerinde buluşmak üzere üç gün sonra Nina da cebinde yahut gizlediği başka bir yerinde Kosta’nın üçyüz doları ile çekilecekti. Bu düşünce kalbimi parçalıyordu, onları özleyecektim, hele de Vladi’yi.

Çocukların okulu saat yedi otuzda başlıyordu, bir saat önce onları uyandırıyordum. Vladi’nin yola çıktığı günün bir sonraki günü tam çocukları uyandırmaya gittiğim bir anda gürültü ve merdivenlerde ayak sesleri ile birlikte komşularımızın kapı zilinin kesilmeksizin çalındığını duydum. Anahtar deliğinden bir göz attım. Merdivenlerde iki üniformalı ve bir sivil adam duruyordu. Kapı açıldı, Nina dışarıya çıktı, korkmuş ve şaşırmış bir hali vardı.
- Evde arama yapacağız. İşte emrimiz. Kanuna aykırı döviz alış- verişi yaptığınıza dair ve ülkeyi illegal yollardan terk etmeyi düşündüğünüze dair ihbar aldık.
Sivil görevli şaşkına dönmüş Nina’yı dairenin içine doğru itti ve üçü birlikte arkasından içeriye girdiler.
- Ne bakıyorsun orada, başka işin mi yok?, diyerek bana yaklaşmış olan Kosta beni kabaca çekti.
- Onlar Nina’yı tutuklamaya geliyor.
- Eee, ne yapalım? Ne ekersen, onu biçersin.
- Ama, Kosta, nereden ... ?
Bana kötü bir bakış attı, arkasını döndü ve banyoya girdi.
“Allah kahretsin!!!, kesin o açtı Nina’nın başına bu belayı”, diye korkuyla içimden geçirdim.
Düşünmedim bile, sadece Vladi’nin yüzünü ve kınayan bakışını gözümün önüne getirdim. Bana söylemek isteyeceği sözler de aklıma geldi. Hiç şüphesiz bir erkekten duyduğum en güzel sözler olmayacaktı bunlar! Kapılarına gidip kesintisiz zile bastım. Sivil olan görevli kapıyı açtı ve bana öfkeyle baktı, ancak o bana bir söz söyleyemeden önce odaya daldım ve Nina’ya:
- Kosta’dan saklaman için sana bıraktığım üçyüz dolarımı bana geri ver, dedim.
Nina boş boş bana bakıyordu. Sivil adam şüphe duyarak burnunun altından bir homurdanma çıkarıyordu. Buna rağmen ben devam ettim:
- Paralar benim, niye gizleyeyim ki! Paramı isterim. Kocamdan saklıyordum zaten, bilmesini de istemem. Geçenlerde, iyi fiyata satın aldığım mücevherlerimi topladı. Militsiya’ya verecekmiş onları. Saçmalık, Militsiya bununla mı ilgilenecek.
- Nasıl mücevher?, sivil adamın ilgisini uyandırmayı başarmıştım.- ihbarda mücevherden söz edilmiyor, sadece kanuna aykırı döviz bulundurmaktan.
- A, tabi, bunlar Kosta’nın saçmalıkları. Dövizler de, mücevherler de benim.
- Hadi, görelim bakalım şu mücevherleri, dedi adam.
Israr etmelerini hiç beklemeden, onları neredeyse evime sürükledim. Banyodan su şırıltısı geliyordu hâlâ. Dolabı açtım, uzun süre kadife torbayı aradım, ama bulamadım. Sivil görevli bir müddet bekledi, sonra kestirdi:
- Bizimle emniyete kadar geleceksiniz.

Kosta, havlusuna sarılmış, banyodan çıktı. Kaşlarını çatmış evdeki yabancı adamları inceliyordu. Bir şeyler söylemeye çalıştı, ancak ben aceleyle çantamı elime aldım ve merdivenlere çıktım. Nina’nın yüzü bembeyaz kesilmişti. Beni çekti, ama ben onu ittim ve o üç adam ile aşağı indim.

Uzun zamandan beri bu işlerle uğraştığımı itiraf ettiğim için bana, değerli eşya ve döviz ile kanuna aykırı işlemler gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis cezası verdiler. Hapiste 8 ay geçirdim ve itiraf etmeliyim ki, düşündüğüm kadar kötü bir yer değildi. Kadınlar bir hayli düşük çeneliydi. Hatta akşamları, bazen de gündüzleri kâğıt oynuyorduk. Pek kötü olmayan sigaralar içerdik, ana en önemlisi, Kosta’yı neredeyse hiç görmüyordum. Yalnızca çocuklarımı çok özlüyordum, ama onları ziyaretime getirmemesini tembihlemiştim. Hapis elbisesi ve tifo hastalığına yakalanmış gibi başımda bezle beni görmeyeceklerine söz vermiştim kendime.
New York’u ziyaret etmiş ve neticede benim gibi aynı yere düşmüş o aynı koğuşu paylaştığım kadın: “Hapishaneden çıkılır, ama mezardan asla”, derdi. Ama onun olayında dolarlar üç yüz değil, üç bindi ve o, onları kaçırmaya değil, ülkeye kaçak olarak sokma teşebbüsünde bulunmuştu. Aslında parayı kendisine teyzesi vermiş. Kadın bu dövizin koğuş arkadaşımın başına nasıl dert açacağını tahmin bile etmemiş. Hapisten çıkacağım haberini aldım ve ayrılırken ikimiz de gözyaşlarımıza boğulduk. Diğer kadınlar etrafımıza toplanmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İçerideki bu kadınlarla dışarıdaki insanlardan daha yakın olmuştuk.

Eve döndüğümde fark ettiğim ilk şey, Dragostinovi ailesinin kapıdaki tabelalarının değişmiş olmasıydı. Artistik şekilde yazılı isimlerinin durduğu tabelaya ait iki vidanın izleri hala belliydi.
Büyük kızıma komşu dairede kimlerin oturduğunu sordum.
- Bir ay önce Militsiya’dan biri taşındı, dedi.
- Ya Nina?
- O yok, daha o zaman gitti, şeyden sonra ...
İçim rahatladı bir anda. Üçyüz doları olmadan da kendi Vladi’sine kavuşabildi demek ki. Bu beni inanılmaz mutlu etti.

Bir hafta sonra kapımız çalındı. En küçük kızımın yaşında bir kızcağızı elinden tutmuş, orta yaşlarında sıska bir adam duruyordu karşımda.
- Piyano için geliyoruz, dedi kısık bir sesle.
- Nasıl piyano?, sordum ilgiyle.
Haftada bir defa ilanlara yer verilen Veçerni Novini gazetesini çıkarttı ve ilanı gösterdi.
- Bakın, işte satılık piyano ilanı. Piyanoyu onun için istiyoruz, deyip özür dilermişçesine ufaklığı gösterdi. Altlarında siyah gölgeler olan kocaman gözlü ve soluk tenli bir kızcağız.
- İlan sahibi evde değil, siz irtibat için bir numara bırakın, sizi aramasını söyleyeceğim.
Adam uzun süre ceplerinde bir şey aradı, dolma kalem çıkarttı ve kullanılmış tramvay biletinin arkasına bir numara yazdı. Asansörden indikleri anda bileti hemen buruşturdum. Sonra birden bire hapse girişim ile çıkışımın hapiste geçirdiğim zamandan daha fazla acı verici olduğu geçmiş yıl süresince başımdan birçok olayın geçmesine rağmen, Nina’ya ait piyanonun apartmanımızdan çıkacağı düşüncesi çekilmez oldu. Sanki özel bir kıymetli eşyamı elimden alınacağı hissine kapıldım. Hatta bir an için yaşadığımız dairenin komşu duvarında piyano dayalı olmasaydı Kosta’nın yanına dönmeyeceğimi düşündüm. Tabi ki bu doğru değildi, Kosta’nın yanına çocuklar, hele de küçük İva yüzünden döndüm. Fakat Kosta’nın yeni Lada’sına ya da annemin yine torpille satın aldığı renkli televizyonuna karşı duydukları bağlılığı ben şimdiye kadar hissetmeyip, herhangi bir eşyaya böyle bağlanmamıştım. Ayna gibi insanları ve objeleri yansıtan siyah, yüzeyi cilalı, apartman içinden sokağa kadar yaydığı parlak pasajları, bazen mahzun, bazen neşeli, bazen de ironik olabilme yeteneği ile Nina’nın piyanosu, benim gözümde kalbi, ruhu, nefesi olan bir canlıya dönüşmüştü. Komşularımı kaybettiğim şekilde onu da kaybetmek istemiyordum. Ne pahasına olursa olsun...

Gün boyu kapıda kulak kesilmiştim ve komşularda anahtar sesi duyar duymaz kapıyı açıp, zorunlu nezaket sergileyerek yanı başımıza taşınan militsiya görevli üniformalı adama doğru atıldım.
- Merhaba, benim adım Jeni, hemen bugün piyanoyu almaya geleceğim. Nina, küçük kızım için onu bize vereceğine söz vermişti. Elbette ben istediğiniz parayı size ödeyeceğim. Ama çocuk ders almaya başlamıştı ve her halükarda enstrümanı olmalı.
- Nina mina geçmez burada. Bu ev bana mobilyalar ile birlikte verildi. Hem piyano ne mobilya işini ne de başka bir işe yarıyor. Hiç faydası yok bana. En fazla iki saksı koyabilir insan üzerine, ama çok yer alıyor. 200 leva, diye kesip attı. Ben koşarak bu parayı toparlamaya koyuldum.
Başlattığım operasyonu olabildiğince çabuk sonuçlandırmak istiyordum. Bu yüzden öğleye kadar yan daireden bizimkine kadar piyanoyu taşıyacak kalın halatlı iki Çingene buldum. Mobilyaların yerlerini değiştirdim, piyanoya yer açtım ve o, sanki daima orada dururmuş gibi köşeye çakıldı kaldı. Dikkatle kapağını açtım ve klavyelerin üzerinden parmağımı geçirdim. Komşularımın dairesinden bize ulaşan gamalar, gürültülü pasajlar ve Vladi’nin o kadar duygu katarak kemanıyla seslendirdiği romantik kantileni kısa zaman dilimini bana hatırlatan, gümüş zillerden çıkar gibi kristal sesler çıktı. Piyanonun daha gür ses çıkarmasını istediğinde Nina’nın yaptığını gördüğüm gibi piyanonun üst kapağını açtım. Çapraz çubuklardan birine takılı naftalinli torba dikkatimi çekti. Dikkatlice çıkarttım, altından ise başka, kadifeden ve lacivert renkli bir torba göründü. Titreyerek onu elime aldım, içinden bir çıngırtı sesleri geliyordu, içeriğini piyano kapağının üstüne döktüm. Bunlar Nina’nın mücevherleriydi! Kosta, pişman olup, ona iade etmişti. İnanamıyordum!
Hala tahminlerle boğuşuyordum ve Kosta’nın döndüğünü fark etmemiştim bile. Arkamdan fırlayıverdi.
- Niye sürükledin bu piyanoyu buraya? Bu da ne? Ver onu bana hemen, dedi ve torbayı elimden almaya çalıştı, ama ben aceleci davranıp arkama saklayıverdim.
- Kosta, senin vicdanın varmış ya. Mücevherlerini ona geri vermişsin. Niye bana söylemedin?
Duygulanmak üzereydim. Daima Kosta’nın kabalığının sadece bir paravan, spordaki, belki de hayattaki başarısızlığının perdesi olduğunu ve bunların ardında sevgi dolu baba ve eş olabilecek iyi bir insanın gizlendiğini ummuştum.
- Salak, sen gerçekten salaksın. O kişilerle saçmalıklar konuştuğun anda torbayı topladım, tuvalet rezervuarına sakladım.
- Ama sonra Nina’ya vermişsin.
- Eh, gitmezden önce ziyaretine gittim. Onu ihbar etmemem için bana yalvarıyordu. Gördüğün gibi ihbar da etmedim, oysa gözümü kırpmadan yapabilirdim. Ama çok içten yalvardı.
Kosta, komplo ortağıymışım gibi bana pis bakıp göz kırptı, sonra açıklamaya karar verdi:
- Gerçekten çok güzel seks yapıyordu.
Ona inanmadım. Hapis olayı için benden intikam almak istiyordu kesin. Belki de bu fedakârlığı Nina için değil de, Vladi için yaptığımdan şüpheleniyordu. Aslında kocamın ihbarcı ve pislik damgasıyla hayatına devam etmesini istemediğimden onun için kendimi feda ettiğim onun aklından bile geçemezdi.
- Öyle güzel sevişiyordu ki, mücevherlerini de iade ettin, öyle mi?
- Eh amma, büyük budalasın. Onun neyineydi bu mücevherler? Onları yanına alamazdı çünkü yakalanabilirdi. O zaman da sana cezaevinde arkadaşlık ederdi. Bu olaydan sonra onları piyanonun içine gizledim ve o ahmak miltsiyonere piyanoyu satın alacağımı söyledim. Daireye bu kadar çabuk birinin yerleşeceğini beklemiyordum. Piyanoyu almakla iyi ettin. Ne kadar ödedin?
- 200 leva, diye otomatikman, rüya görür gibi bir halde cevap verdim.
- Fena değil, en az 1000’e satabiliriz.
- Hayır, dedim sert bir sesle ben.- Piyano benim, satmayacağız onu, mücevherleri ise Militsiya’ya teslim edeceğim. Bundan başka, onu düzdüğüne sevindim. Böylelikle eşit oluyoruz. Onunki de yatakta büyük ustaydı.

Büyük bir heyecanla bana dayak atacağını bekledim. Aslında tokat atmasını isterdim. En azından her şey derhal ve sonsuza dek bitecekti. Ayrıca kaba davranırsa, demek ki Vladi için söylediklerime inandı. Kosta kıpkırmızı oldu, gözleri bir takım gözyaşını andıran sıvı ile doldu, sanki yerlerinden fırlayacakmış gibi oldular. Nefretini üzerime dökmek istediğini hissedebiliyor ve görüyordum. Bir an için işkembesinde bulunan yeşil, kötü kokulu bir sıvıyı üzerime dökeceğini zannettim. Oysa sinirlerine hâkim oldu. Yeşil sıvı zehri dışarıya çıkarmadan önce geriye döndü.
- Sen hala anlamadın değil mi? Aslında Militsiya benim, pis kaltak, dedi kaba bir sesle. Torbayı elimden çekti ve cebine topladı,- Piyanonu kendine sakla!
Arkasından kapıyı çarptı ve merdivenlerden büyük gürültü ile indi.
Evet! “Seven baba ve eş” ifadesi Kosta için sadece kendi ölüm ilanında kullanılacaktı.

Nina’nın piyanosu yıllar önce onun için ayırdığım köşede duruyor. En küçük kızım oldukça güzel çalmayı öğrenmişti, fakat ergenliğe girince piyanodan vazgeçti. Ne o zaman, ne de daha sonra Kosta beni terk ettiğinde ve gerçekten de paraya ihtiyacım olan anlarda piyanoyu satmadım. Haklı çıktım. Çakmak bakışlı ve becerikli parmaklı bir çocuk olan İva’nın altı yaşındaki kızı her gün tozunu aldığım piyano kapağını sıkça açıyor ve hatta artık birtakım melodileri de tutturuyordu. Bir zamanlar komşum Nina’nın yaptığı gibi hızlı gam ile parlak pasajlar çalacağı zamanın hayalini kuruyorum. Apartmanda kulaktan kulağa dolaşan dedikodulara göre Nina eşiyle Almanya’da bir araya gelmeyi başarmıştı. Hiçbir zaman bir daha ne semte, ne şehre, ne de ülkeye döndü.

31 numaralı apartman, resmi olarak mevcut değil artık. Karışıklık yaratan numarayı ortadan kaldırmak amacıyla bir süre önce apartmana sokak adı koydular. Maalesef isim ne çiçek adı, ne veremden ölmüş genç şairin adı idi. Apartmana komünistlerin yanlışlıkla kurşuna dizdikleri çarlık generalinin adını taktılar. Bu durum, komşularımdan bazılarını herhalde sinir ediyordu, çünkü ara sıra ismin üzerine ya gamalı haç, ya da beş köşeli kızıl yıldız şeklinde grafitiler çiziyorlardı. Dolayısıyla apartmanın taşıdığı isim okunamıyor ve herkes apartmanı numara 31 olarak adlandırmaya devam ediyor.

     

    © David Marchon
    Bulgaristan’dan Lea Cohen
    Lea Cohen, 1942’de Sofya’da (Bulgaristan) doğdu, İsviçre’de yaşıyor; Sofya ve Utrecht’de piyano ve müzikoloji öğrenimi gördü; 1975’de doktora yaptı; 1975- 1979 arasında Sofya Filarmoni’yi yönetti; Bulgar Parlamentosu’nda demokratik muhalefeti temsil etti (1990); Brüksel (1991-1996) ve Bern’de (1997-2001) Bulgaristan büyükelçisiydi; 2002’den bu yana Bulgaristan Kültürel Değişim Ajansı “Ardente”nin başkanı; Lea Cohen müzikoloji alanında kitaplar kaleme aldı (Paul Hindemith, monografi, “Narodna Kultura”, 1967; Liubomir Pipkov, monografi, “Narodna Kultura”, 1969; Monsieur Croche et Monsieur Debussy, “Muzika”, 1988); yayımlanmış sekiz romanı ve bir tiyatro oyunu var, en son kitapları: Das Calderon Imperium (Konsortium Alternus, roman, Riva, 2005 ve Ciela, 2008); Кандидат Президента (roman, Ciela, 2007), Близка връзка (roman, Ciela, 2008), Преследвачът на звуци (roman, Ciela, 2009), Горчиви череши (tiyatro oyunu, prömiyer: Eylül 1999’da uluslararası tiyatro festivali “Apollonia”, Sozopol, Bulgaristan; Floriada (roman, Gal-Iko, 1999 ve Ciela, 2010); Кратката вечност на Алма М (roman, Kraliza Mab, 1997 ve GAL-IKO,1998);  Докато смъртта ни раздели (roman, Kraliza Mab, 1996 ve GAL-IKO,1999). Almancaya çevrilen romanı Das Calderon Imperium Şubat 2010’da Viyana’daki Zsolnay Verlag tarafından yayımlandı.

     

    Thomas Frahm'ın bir çevirisi
    Thomas Frahm 1961’de Duisburg’da (Almanya) doğdu, bugün yayıncı ve Bulgarca çevirmen olarak Sofya’da yaşıyor. Şu anda Vladimir Zarev’in Bulgaristan’ı anlatan roman üçlemesinin ikinci kısmı üzerinde çalışıyor, üçlemenin birincisi 2009’da Viyana’daki Deuticke Verlag tarafından Familienbrand (Aile Yangını) adıyla yayımlanmıştı. Frahm 2009’da Alman Çevirmen Fonu’nun çalışma bursunu kazandı, 2010’da Vladimir Zarev’in Bitieto (Familienbrand) adlı eserinin çevirisi için Goethe-Institut’un “Brücke Berlin” Ödülü’ne aday gösterildi.