Hatırlama Macerası

HEYBELİADA - BOŞLUK VE BİSİKLET

Yunanlı yazar Petros Markaris’in otobiyografik notları, Fulya Koçak’ın çevirisiyle.

Ne zaman Heybeliada’yı hatırlasam içimden birşeylerin eksildiğini hissederim. Bu boşluğun, adada geçirdiğim gençlik yıllarımdan kaynaklandığını bilir ama bunca yıl geçtikten sonra bile anılarımın beni aynı canlılığıyla izlemeye devam etmesine şaşarım.

Neredeyse tüm adaların biri yazlık diğeri de kışlık olmak üzere iki yüzü vardır. Ara mevsimler, yani ilkbahar ve sonbahar, adaların yüzlerini değiştirmeye hazırlandıkları dönemlerdir. Aynı şey Prens adaları için de geçerlidir. Ancak Prens adalarının temel bir farkı vardır: Prens adaları herhangi bir tatil adası değil bir sayfiye adasıdır. Bu da, adanın yerlileri ile “yabancılar” arasında farklı ilişkiler yaratır. Çoğunluğu tatil adası olan Yunan adalarında yerlilerle yabancılar arasındaki ilişkiler sınırlıdır ve genellikle de ticari ilişkiler olarak kalır. Aksine Prens adalarında, adalılarla yazlıkçılar arasında, her yaz yeniden ısınan sağlam ilişkiler vardır. Her iki kesim de ilişkilerine sanki araya hiç kış ve bahar girmemiş gibi, bir önceki sonbaharda bıraktıkları yerden devam eder. Bu da Heybeliada’nın yazlık yüzünü demografik ve sosyolojik açıdan çok farklı kılar. Adaya sayfiye için gelen aileler, çocuklar, yalnızca adayı değil, bir önceki yazdan kalan dostluklarını da yeniden canlandırırlar. Değişim ilk önce bisikletlerde gözlenir. Adada sadece gezinen bisiklet sayısı değil, aynı zamanda bisikletle gezinti yapanların sayısı da artar; kışın orada burada birkaç bisiklet görülürken yazın iki ya da üç bisikletten oluşan guruplar kelimenin tam anlamıyla resmi geçit yapmaya başlarlar.

Yıllar sonra Cremona, Modena ya da Zürih gibi “bisiklet kentleri”nde bulunduğum zaman oralarda herkesin bisikletle dolaştığını gördüm. Ama Prens Adaları’nda bisiklet, sadece gençlere özel bir ulaşım aracıydı. Anne babalarımız yaya olarak ya da arabalarla dolaşırlardı. Bisikletler de yazlık giysilerle aynı prosedüre uyardı. İlkbaharın sonlarına doğru, yazlık giysileri çıkarmak, havalandırmak ve ütülemek üzere dolapların ve bavulların açıldığı sıralarda, bizler de bisikletlerimizi temizler, yağlar, metal kısımlarını parlatır ve yollara çıkarırdık.

Bugün arabalar nasıl, toplumsal düzey ve değerlerin örneklerini oluşturuyorsa o zamanlar da adalardaki bisikletler aynı işleve sahipti. Adada en az sayıdaki bisikletler o zamanın deyimiyle “demirperde” ülkeleri olan sosyalist ülkelerden ithal edilen bisikletlerdi. Bu kategorinin en bilindik örneği Doğu Alman malı bisikletlerdi. Tüm diğerleri batı kökenliydi ve İngiltere’den ya da Fransa’dan ithal ediliyorlardı. Orta sınıf gençlerinin bisikletleri İngiliz BSA idi; benimki de Rudge ya da Fransız Peugot olurdu. Daha üst sınıflar Fransız Automoto ve İngiliz Raleigh kullanırlardı; bunların her ikisi de vitesliydi. Batı Alman malı bisikletler çok daha azdı. Dönem, her ne kadar herkesin bir türlü usanmak bilmediği bir «Alman hayranlığı» dönemi olsa da Türkiye’de Alman bisikletleri açıklanamaz bir biçimde bu hayranlıktan nasibini almamıştı.

Heybeliada’da merkezi bir bisiklet yolu açılması adada İsmet İnönü’nün bir yazlık ev edinmesiyle başladı. Bisiklet yolunun ilk durağı İsmet İnönü’nün evinden hemen üçyüz metre ilerideki Agesilaus Kahvesiydi. İkincisi de ilkinden pek uzak sayılmayacak Ethem’in kır kahvesiydi. Bugün ailelerimizin de özellikle cumartesi kahvaltıları için uğrak yeri olan bu iki kahvenin değil kendisinden, çam ağaçlarının gölgelerinden bile eser kalmamış. Agesilaus’a genellikle Rumlar, Ethem’e de Yahudiler giderdi. Bu iki durağı geride bıraktıktan sonra tüm bir ada önünüzde açılırdı. Burada iki durak daha vardı. Bu ikisi de «küçük köprü» ismiyle bilinirdi. Ama isimlerinin böyle olduğuna bakmayın; bu isim aldatıcıdır çünkü ikisinin de herhangi bir köprüyle uzaktan yakından alakası yoktu. Birincisi, antik tiyatroyu anımsatan bir yarım daire formundaydı. İkincisiyse diğerinden dörtyüz metre ilerdeydi ve ince uzun bir yapıdaydı. Belki de zamanında, araçları uçurumdan korumak için inşa edilmiş bir iç duvarı vardı. Biz nadiren ikinci köprüye kadar giderdik. Genellikle birincide takılırdık. Sebep çok basitti. Birinci köprü, kızların uğrak yeriydi. Bundan dolayı da daha ileridekine gitmemiz için bir neden yoktu. Şüphesiz, ikinci köprüden gün batımı çok daha büyüleyiciydi ama hangi genç güneşin batışıyla ya da mehtapla özel olarak ilgilenir ki? Bunların değerini daha iyi bilen, ağustosta mehtabı izlemeye çıkan anne babalarımızdı. Biz pek aldırış etmezdik.

Nedendir bilmem ama Prens Adaları’ndaki en güzel gün batımları iki manastırın tekelindeydi. Bunlardan biri Heybeliada’daki Makarios Manastırı idi. Makarios Manastırı, adanın bir devenin kamburunu anımsatan iki tepesinden birinin üzerinde bulunur. (Zaten Heybeliada’nın ismi de bu tepelerin şeklinden gelmektedir.) Manastıra ulaşmak için Askeri Lise’nin yanından geçip sola döner ve meşe palamutlarıyla dolu bir patikayı tırmanmaya başlarsınız. Manastırın neredeyse mikroskobik denecek kadar küçük bir kilisesi vardır. Eskiden bahçesinde marul yetiştiren bir de bahçıvanı vardı. Yıllar geçti, bahçıvan öldü, daha sonra yerini kimse almadı; manastır da oradaki bir kaç çam ağacıyla başbaşa, yapayalnız kalakaldı. Manastır Burgazada’ya doğru bakar. Akşamüzerleri burada Marmara Denizi’nin en güzel gün batımlarını izleyip büyülenebilirsiniz. Biz Diriliş Yortusu için Makarios Manastırı’na ya da Deniz Okulu’nun üzerindeki Patrikhane’ye değil de Panagios Tafos Manastırı’na bağlı olan Agios Georgios Manastırı’na giderdik. Ancak Paskalya’nın pazar ayininde, farklı ülkelerden gelen rahiplerin İncil’i Yunanca, Sırpça, Rusça, Türkçe, Fransızca ya da aklınıza gelebilecek nadir dillerden birinde okunmasını dinlemek için Ruhban Okulu’na çıkardık.

Günbatımlarının en güzelleri Makarios Manastırı’ndan ve Büyükadada’ki Agios Georgios Manastırı’ndan başka yerde izlenemez. Tırmanış yorucudur ama zirveye ulaştığınızda tüm bu yorgunluğa değdiğini görürsünüz. Artık Makarios Manastırı’nı ziyaret edenlerin sayısı çok az. Aksine Agios Georgios Manastırı ilkbahardan sonbahara dek doludur. İstanbulluların deyişiyle “Aya Yorgi”, çok eski bir Manastırdır, ama ona «çıkanlar» (İstanbul’lular «AyaYorgi’ye çıkacağız» derler) yalnızca adayı ziyaret edenler ve hacılar değildir. Manastırın bitişiğindeki yazlık eğlence yerine oturup çay, kahve ya da rakı içerek manzaranın tadını çıkarmak için pek çok insan çıkar buraya.

Heybeliada’da bir üçüncü Manastır daha vardır: Arsenios Manastırı. İstanbullular için bu iki manastır sadece «Makarios» ve «Arsenios»tur. İkinci küçük köprüyü geçip biraz aşağıdan sağa döner ve dar bir yoldan Manastır’a ulaşırsınız. Arsenios, bizim akşamüzerlerinde uğradığımız bir yerdi. Oraya bisikletlerimizle gider, Manastırın önündeki iki çam ağacının arasına filemizi gerer ve hava kararana kadar orada voleybol oynardık. Evet, bana neden voleybol oynamak için bu kadar uzaklara gidiyordunuz diye soracaksınız. Adada voleybol oynanacak daha yakın bir yer yok muydu? Vardı elbette, ama Arsenios’un iki yanı da denizdi ve tam ortada alabildiğine düz bir çam korusu uzanıyordu. Böylelikle de çamların gölgesinde takatimiz tükenene dek voleybol oynayabiliyor ve hemen ardından da denize dalıyorduk. Arsenios’a girince sağ taraf yokuş aşağıdır ve çam ağaçlarının denizle buluştuğu sahile ulaşır. Sol taraf Büyükada’nın arka kısmını görür, denize ulaşmak için de Manastır’ın içinden geçersiniz. Bu kısımda sahil yoktur onun yerine çok büyük bir kayalık vardır; o zamanlar Heybeliadalılar üzeri martı pisliklerinden bembeyaz olan bu kayalığı «boklukaya» diye adlandırırlardı. Kayanın tepesinden atlar doğrudan denize dalardık.

İçimde oluşturduğu boşluk duygusu dışında Heybeliada ile ilgili en canlı anılarımdan biri de adanın çamlarıdır. Büyükada’da da Burgazada’da da (en azından büyük yangın öncesinde) pek çok çam ağacı olduğunu biliyorum; ancak bu iki ada da Heybeliada ile kıyaslanamaz. Gemi Burgazada’dan ayrılıp Heybeliada iskelesine yöneldiğinde neredeyse çamdan başka hiçbir şey göremezsiniz. Hayatım boyunca çok seyahat ettim ve ne mutlu bana ki hala seyahat etmeye devam ediyorum ama Avrupa’da bile Heybeliada kadar ağaçlarla örtülmüş bir ada daha görmedim. Yıllar sonra Yunanistan’ı önce Atina üzerinden tanımaya başlayınca ve sonrasında da Kikladları ziyaret ettiğimde, arada çok çarpıcı bir fark olduğunu gördüm. Kikladların Heybeliada ya da Büyükada’yla hiç bir benzerliği yok; hepsi de kendine özgü güzelliğiyle Heybeliada’nın yokluğunu hafifletmemde bana yardımcı olan, alabildiğine uzanan Ege denizinin ortasında bembeyaz evlerle dolu adalar…

Bisiklet turları, voleybol ve deniz işleri akşam yedi gibi biter ve kadın-erkek, genç,yaşlı, kız-erkek herkes iskeleye inerdi. Aslında bisiklet turlarındaki toplanmaların ikinci kısmı iskelede gerçekleşirdi ama bu sefer bisikletsiz olarak. İsmet İnönü’nün yazlık evinden Ethem’in kır kahvesine ve oradan da geriye yaptığımız turların aynısını bazen vapur iskelesinden limana ve limandan da vapur iskelesine yapardık.

Annelerimiz şallarına sarınıp kahvelerde oturarak her akşam birbirinin aynı, monoton sohbetlere dalar, bu arada babalarımız da yine aynı kahvede kadınlardan ayrı bir yerde tıpkı Yunanistandaki kahvelerde olduğu gibi tavla ya da kağıt oynarlardı. Bu tür kağıt oyunları Türkiye’de hala var mı bilmiyorum ama Yunanistan’da, bu, geçmişi eskilere dayanan geleneksel kağıt oyunları, kumara çok daha fazla benzeyen diğer oyunlar tarafından devre dışı bırakıldı. Heybeliada’da kağıt oyunu üç lokumuna oynanırdı, kaybeden hem lokumları hem de hesabı öderdi. Her iki ülkede de zamana yenilmeden kalan tek şey tavla. Günümüzde bile İstanbul’un bazı semtlerinde küçük esnafın dükkanlarının önünde bir iskemleye oturup tavla oynayarak zaman öldürdüklerini görebilirsiniz. Aynı manzarayı Atina’da Pire tarafında Agion Asmaton yolunda da görürdüm. Burada Olimpiyatlardan hemen öncesine kadar ucuz şeyler satan dükkanlar vardı; ancak Olimpiyatların hemen öncesinde buralar revize edildi ve –benzerlerinden çok daha güzel - yaya yolları yapıldı. Ne var ki bunun sonucunda tavla oynayanlar da ortadan kayboldu.

Bu günlük yaşam, sürprizler ve değişiklikler olmadan sürüp giderdi. Büyükada’da buluşmak için cumartesi akşamının gelmesini sabırsızlıkla beklerdik. Heybeliada’yı çok seviyor ve onu tüm Prens adaları içinde en güzeli sayıyorsam da ne yalan söyleyeyim Büyükada’nın da ayrı bir görkemi vardı. Heybeliada orta sınıf, Büyükada üst sınıftı. Büyükada’daki büyük bahçeli içi kocaman çiçek tarhlarıyla dolu ahşap yalıları Heybeliada rüyasında bile göremezdi. Eğer Heybeliada’nın iskelesinde beş araba müşteri bekliyorsa, Büyükada’nın iskelesinde elli tane beklerdi. Büyükada’da «Splendid» Otel vardı. Buna karşılık Heybeliada’da bulunan «Halki Palace»ın bugünkü haliyle alakası bile yoktu. O zamanlar bir harabe halindeydi, çocuklar ot bürümüş bahçesinde gizlice döküntülerle, yarı yıkılmış ahşap yontma kubbesiyle oynarlardı. Bugün restore edildi ve ahşap mimarinin en güzel örneklerinden biri haline geldi.

Biz gençler her cumartesi akşamı “Splendid”in bahçesinde “cinfiz” içerdik. O zamanlar “cinfiz”, özellikle gençler arasında modaydı. En çok da kızların itibarını kazanmak isteyen genç erkekler “cinfiz” içerdi. Şimdi cin ve limon muydu cin ve portakal mıydı yoksa limonlu ya da portakallı vokta mıydı tam olarak hatırlayamıyorum ama zaten önemi de yok. “Cinfiz” içmemizdeki asıl anlam Splendid’in bahçesinde olmak ve Büyükada kızlarına bakarak iç geçirmekti.

Bazen Büyükada’ya arkadaşlarımızla değil ailecek giderdik. O zaman “Splendid”in bahçesinde “cinfiz” içmez, iskelenin hemen yanıbaşındaki “Fatsio” lokantasında rakı içip rakı mezeleri yerdik. Rahmetli babam rakıya ve “Fatsio”ya tapardı. Ben ilk rakımı babamın “bir duble yeter”, “iki duble daha da yeter” lafıyla“Fatsio”da denedim. İstanbul’da akşamcı, şair ve edebiyatçılarıyla ünlü «Çiçek Pasajı» ve «Degustation» daha sonraları ortaya çıktı.

Saat onbirdeki son vapurla Heybeliada’ya dönerdik. Gemiden Büyükada’nın gittikçe uzaklaşan ışıklarına bakarken hep aynı melankoliyi yaşar, aynı boşluğu içimde hissederdim. Shakespeare bir zamanlar «Sahip olduklarımıza nadiren sevinir, olmadıklarımızıysa sıklıkla üzülürüz.» demiş. Belki benim sorunum da buydu.

Fakat her ne olursa olsun, Shakespeare ne derse desin, hissettiğim boşluğun en başında ve sonunda bir sembol gibi iki Heybeliadalı dururdu. Başta Ahmet vardı. Ahmet, eylülde İstanbullu yazlıkçıların eşyalarını, yani giysilerini ve mutfak malzemelerini taşırdı. Herkes ona «Piç Ahmet» diye seslenirdi. İstanbullu Rumlar, adetleri olduğu üzere tüm Türkçe tabirleri Yunanlaştırdıklarından ona «Piçametis» derlerdi. Kimse bu ismi hakaret olarak algılamazdı; Ahmet de ismini benimsemişti. Annem biraz olsun fiyatı indirmek için pazarlık yapmaya başladığında Piçametis «Madam, bir tek Piçametis eşyalarınızı zarar vermeden taşıyabilir» der ve konuyu kapatırdı. Bu abartı değildi. Herkes bu hamala güvenirdi çünkü son derece titizdi. Bu, Ahmet’in iyi tarafıydı. Kötü tarafıysa dinamitle balık avlamasıydı. Bunu herkes bilirdi, polis bile; ama Ahmet son derece kurnaz olduğundan ve Marmara Denizi’ni avucunun içi gibi bildiğinden kimse onu yakalayamazdı. Her zaman güler yüzlüydü ve çoğunlukla karşılık beklemeden yardıma hazırdı. Zararı balıklaraydı insanlara değil.

İstanbullu yazlıkçıların dönüşü eylülün ilk haftasında başlardı. Ada yavaş yavaş boşalır, benim içimdeki boşluk da gün be gün büyürdü. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ndan sonra Heybeliada tamamen kışlık görünümüne bürünürdü. Hayatımda hissettiğim en büyük boşluk, Heybeliada’da sonbaharları hissettiğim boşluktur. Bu duygu ilkokul yıllarımda değil de ortaokul yıllarımda başladı. İlkokul yıllarımdayken adanın çocukları olarak Rum olsun Türk olsun hepimiz birlikte oynardık. Elbette ayrı okullara giderdik ama mahallede, arsalarda birlikte oynar arkadaşlık ederdik. Yaramazlık ettiğimizde de Rum anneler de Türk anneler de hiç ayrım yapmadan eşit biçimde döverlerdi bizi. Yaz geldiğinde yazlıkçıların çocukları da gelir, bizim belirlediğimiz kurallar çerçevesinde aramıza katılırlardı. Yaz bittiğinde bu çocuklar yeniden İstanbul’a dönerlerdi. Biz de onların yokluklarının farkına bile varmadan kendi kendimize oynamaya devam ederdik. Uzun sözün kısası hala çok küçücük olan kendi dünyamızda mutlu mesut yaşıyorduk ve bahsettiğim boşluk o sıralar beni değil daha çok annemi etkiliyordu.

Yalnızlık ve boşluk duygusu hayatıma, Avusturya Lisesi’ne başladığım yılın sonbaharında girdi. Pazartesiden cumartesiye kadar her gün sabah yedi vapuruna biner, sekizbuçukta Karaköydeki insan kalabalığının ve gürültüsünün arasından okula gider, üçbuçukta okuldan çıkar, dört kırk vapuruyla da yeniden adanın ıssızlığına dönerdim. Bu gemiden beş altı kişi iner, daha iskeleye ayak basar basmaz herkes bir yere kaybolurdu. Adanın ıssızlığıyla İstanbul’daki hengame arasındaki bu günlük gelgit beni hırpalıyordu. Beni yiyip bitiren sadece yalnızlık duygusu değil, aynı zamanda İstanbul’da yaşayan sınıf arkadaşlarıma karşı duyduğum kıskançlıktı. Bu kıskançlık özellikle Cumartesi günleri had safhaya çıkardı. Ders aralarında sınıf arkadaşlarım hafta sonu ne yapacaklarını, hangi sinemaya ya da partiye gideceklerini ya da hangi pastanede buluşacaklarını kararlaştırırlardı. (O zaman pastaneler vardı. Kafeteryalar çok daha sonra ortaya çıktı.) Onlar bunları kararlaştırırken hafta sonu için beni bekleyen, bir kaç saat sonra beni adanın ıssızlığına götürecek olan vapurdu.

Derslerimi vapurda yaptığımdan evde yapacak hiçbirşeyim kalmazdı. Bir kitap alıp bir köşeye oturur okurdum. Zamanla kitaplar yalnızlığım ve içimdeki boşluk için aspirin görevi gördüler. Artık mideme dokunduğu için aspirin almıyor olsam da hala nasıl olup da kitaplardan nefret etmemiş olduğuma şaşıyorum.

Yalnızlık ve sessizlik öylesine mutlaktı ki belli bir saatte yoldan geçenin kim olduğunu bilirdik. Söz gelimi, saat sekiz sularında dışarıdan ayak sesleri duyduğumuzda annem «Sıtkı Bey bu» der ve pencereye koşardı. Sıtkı Bey bir üst mahallede yaşardı, bu nedenle de onunla ilişkilerimiz çok sıkı değildi. Ama annem benden, babamdan ve ninemden başka biriyle konuşma isteğiyle hemen cama koşar ve onunla ayaküstü iki çift laf ederdi.

Şimdi anlatacağım olay belki de adadaki Rumlarla Türkler arasındaki dostane ilişkiyi çok daha iyi gözler önüne serecektir. Amcamın karısı Fofo, pek çok Rum gibi Türkçeyi yarım yamalak konuşurdu. Bu nedenle de içinde «ı» harfi olan «Sıtkı Bey»in ismini söyleyemezdi. Bu harfi Türk olmayanların telaffuz etmesi kolay değildir; teyzem de zorlanıyor ve «Siki Bey» diye sesleniyordu Sıtkı Bey’e. Ne var ki «sik» Türkçede argo olarak «penis» anlamına gelir. Türkçeyi kusursuz bir şekilde konuşan annem, yengemin «Merhaba Siki Bey» dediğini duyar duymaz koşar ve utancından mutfağa saklanırdı. Ancak Sıtkı Bey hiç bozuntuya vermez, her zaman gülümseyerek «Merhaba madam» diye yanıt verirdi.

Kışın kasaplar, bakkalar ve manavlar boş olurdu. Sahil yolunun paralelindeki Grigoris’in restoranının bitişiğinde Ali Bey’in «Kardeşler» bakkalı vardı. Ali Bey aynı zamanda ilkokulda Türkçe öğretmeniydi. Agios Nikolaos’un da bulunduğu Heybeliada’nın ana caddesinde sol tarafta kiliseden önce Lazaros’un manavı, hemen bitişiğinde de Thomas’ın kasabı vardı. Karşısında Zaharias’ın kasabı ve hemen yanında da damacanalarla su satan Archimidis vardı. Biraz yukarda Yannis’nin fırını vardı. Hiç kimse onların soyisimlerini bilmezdi. Herkes onları yalnızca isimleriyle bilirdi. Yazları dükkanlar dolu olduğunda onlarla ilişkilerimiz yalnızca bir günaydınla sınırlı kalırdı. Aksine kışın ana caddeden geçen herkes her dükkanın önünde biraz duraklar ve sohbete başlardı. Sohbet etmek için müşteri olup olmamanın önemi yoktu. Önemli olan iki çift laf edip can sıkıntısını hafifletmekti. Babam sebzeyi Lazaros’un manavından alırdı; ama eti yine ana cadde üzerinde bulunan ancak az daha yukarıdaki Sadık beyin kasabından alırdı. Hayatımda Sadık beyin kasabındaki kadar lezzetli kuzu pirzolası yediğimi hatırlamıyorum. Rahmetli babam «Zaharias’ın pirzolanın nasıl kesildiği hakkında hiç bir fikri yok. Sobada yakılacak odun gibi hepsini birbirinin üzerine istifliyor» diye söylenirdi. Sadık Bey önce ince bir yağlı kağıt serer sonra da üzerlerine sanki bir sergi hazırılar gibi pirzolaları dizerdi. Yağlı kağıt dolduğunda üzerine bir tane daha serer ve ikinci sıraya devam ederdi.

Yıllar sonra pirzola almak için Atina’da bir kasaba gittim. Kasap satırı kaldırıp pirzolaları kesmeye başladı. İrkildim. «Ne yapıyorsunuz orada?» diye seslendim. Şaşkınlıkla «Pirzola istememiş miydiniz?» diye sordu. İnsan herşeye alışıyor. Satırla katledilmiş pirzola yemeye bile.

İstanbul’dan vapurla bir buçuk saat uzaklıkta arabasız, otobüssüz, pastanesiz bir adada yaşamaya mahkum bir genç cumartesi pazarları ne yapar? Bisikletine atlar ve ıssız adada tur atar. Çamların denize uzandığı sahile iner, saatlerini durmak bilmeyen dalgalarla birlikte amaçsızca geçirir. Ben rüzgarı ve fırtınalı denizi sevmeye o günlerde başladım. Bu sevgim bugün de devam eder. Sakin denize bakarken kendimi sanki evde küvetteki suya bakıyormuşum gibi hissederim. Ancak, Ege denizinde fırtınalı bir denizde yolculuk yapmak benim için büyük bir keyiftir. Pazar akşamüzerleri saat beş civarında Ruhban Okulu tarafına gezintiye çıkardım. Bu saat Heybeliadalıların deyimiyle “papazcıkların” yani Ruhban okulu öğrencilerinin de yürüyüşe çıktıkları saatti; zaman zaman can sıkıntımızı dağıtmak ve biraz olsun eğlenmek için sohbete dalardık.

Pazar akşamüzerlerine bir başka şey daha eşlik ederdi: Denizcilik Lisesi’nin sineması adalılara açık olurdu. Genç-yaşlı, kadın-erkek saat üç sularında film seyretmeye koşardı. Kimilerini her yaz ilkokulumuzun bahçesine kurulan açık hava sinemasında kimilerini de Denizcilik Lisesi’nde olmak üzere ellili yılların tüm Hollywood filmlerini görmüşümdür. Özellikle de o dönemin en büyük sinema yıldızlarından Gene Kelly’nin filmleri oynadığında bütün ada ayağa kalkardı.”Bu akşam sinemaya gidecek miyiz? “Cinkeli ” oynuyor sözleri adalılar arasında adeta slogan haline gelmişti. Kızım yönetmenlik okurken bana ne zaman “Kasablanca”ya da Howard Hughes’tan bahsetse aklım hemen Denizcilik Lisesi’nin sinemasına giderdi.

Heybeliada’nın ilkbahar simgesi de Yannos idi. Heybeliadalılar ona “Deli Yannos” derlerdi; ama deli olmaktan ziyade saf ve mutlu biriydi. “Piçamet” yazın bitip kışın yaklaştığının sinyallerini verirken Yannos kışın bitip yazın gelmekte olduğunun müjdesini verir gibiydi. Çünkü Yannos neredeyse tüm Heybeliadalıların halılarını yıkardı. Onları yolun ortasına yayar, üzerlerine kova kova su dökerdi. Sonra da titizlikle sabunlardı. Halıları sopayla çırpmaz, çıplak ayakla üzerlerine çıkıp dans ederdi. Nasıl eskiler üzümü ayaklarıyla çiğnerlerse o da halıları aynen öyle çiğniyordu. Hiçbirimiz “hoppa hoppa”, “dahtiri” diyerek yaptığı bu dansın ne olduğunu bilmezdik. Bir gün bir Yunan kadın gelip de “Yahu adama bak, nasıl da kalamatianos oynuyor” diyene kadar biz bunun, onun kendi uydurduğu bir dans olduğunu varsayıyorduk. Onun aslında kalamatianos oynadığını işte bu şekilde öğrenmiştik.

Bütün ada Yannos ile Anthoula’nın düğününü hatırlardı. Yannos Anthoula ile birlikte peder Jakob’un önünde durup abartılı hareketlerle ıstavroz çıkararak şöyle haykırmıştı: «Şükürler olsun ki efendim, ben bakirim Anthoula da bakire!» Tabii kilise kontrolden çıkmış kahkahalarla dolmuştu; cemaat bir türlü kendini durduramıyordu. Birden peder Jakob’un gür sesi duyuldu: «Suz densiz. Sen bakir değilsin. Günahkar bir salaksın.» Ardından da kendinden geçmiş bir halde cemaate döndü. «Siz de kesin sesinizi. Burada kutsal bir evlilik törenindeyiz. Cambazlık yapmıyoruz herhalde!»

«Cambazlar» bir sürü akrobattan oluşan, her yaz Türk lisesinin karşısındaki bir alana gelip akrobasi gösterileri sunan ve günlük programlarını bir ortaoyunuyla sonlandıran bir gurubun ismiydi. Ada halkı her akşam alanı doldururdu, çünkü akrobasi gösterileri de ortaoyunu da adadakilerin hoşuna giderdi.

Yannos ve Anthula dokuz çocuk yaptılar. Yannos son derece küçlü kuvvetli bir adam olduğundan tüm angarya işlere koştururdu. Ama ne olursa olsun, yaşamın çok daha basit ve insanların da kanaatkar olduğu ellili yıllarda bile onbir boğazı doyurmak kolay değildi. Dokuz çocuk yaptı; çünkü en büyük isteği bir oğlan çocuk sahibi olmaktı. Ama bütün çocukları da kız oldu. Şimdi bana onuncu çocuğunun da dünyaya geldiğini ve onun bir oğlan olduğunu söyleseniz gülerim size.

Adadaki herkes Yannos’u sevse de onun kıymetini en çok balıkçılar bilirdi; çünkü hava tahmini yapmak gibi allah vergisi bir yeteneği vardı. O zamanlar ne uydular vardı ne de televizyon. Balıkçılar da gidip Yannos’a danışırlardı. «Balığa yarın çıkın» derdi onlara. «Öbürgünden sonra poyraz esecek» Ya da güneşin tadını çıkaran kadınları gördüğünde gidip onlara «Üç güne kadar karayel esecek, kar yağacak» der keyiflerini kaçırırdı. Ama iki tahmininden biri tutardı ve bu hava tahminlerinin yapılmadığı o zamanlar için çok büyük bir orandı.Kışın ıssızlık ve boşluğunda bir avuntum varsa o da Büyükada’nın Heybeliada’dan çok daha boş ve yalnız olmasıydı. Vapur iskelesinin sol yanında bulunan ve yazları tıklım tıklım olan restoranlar kışın kapalı kepenkleriyle kapkaranlık olurlardı. Arabacılar, arabalarının önünde, yağmurdan korunmak için iki büklüm olur boşu boşuna gelmeyecek olan yolcularını beklerlerdi. Yazın cumartesi akşamları bahçesinde cinfiz içtiğimiz «Splendid» oteli kapalı ve bahçesini ot bürümüş halde olurdu. Kışları Büyükada’dan Heybeliada’ya dönerken keder değil de neredeyse beni mutlu bile ettiğini söyleyebileceğim bir teselli duygusu hissederdim.

Herhalde Heybeliada bugün çok değişmiştir. Daha önce de söylediğim gibi adadaki İstanbullular iki ayrı guruptu. İlk gurup doğduğu günden bu yana orada bulunanlar ikinci gurup da bir süreliğine İstanbul’dan buraya gelenlerdi. Bütün bu anlattıklarım her iki gurubu da içine alan kesitlerdi.

 

© Regine Mosimann / Diogenes Verlag
Yunanistan’dan Petros Markaris
Petros Markaris 1937’de İstanbul’da doğdu, Atina’da (Yunanistan) yaşıyor; Viyana’da (Avusturya) iktisat öğrenimi gördü; tiyatro oyunları da yazan Markaris, Yunan televizyonundaki bir dizinin yaratıcısı, yönetmen Theo Angelopoulos’un ortak senaristi ve aralarında Brecht ve Goethe’nin de bulunduğu pek çok Alman tiyatro yazarının çevirmeni; çok sayıda kitabı yayımlandı, en son: Παλιά, Πολύ Παλιά (polisiye roman, Atina, 2008), Κατ' εξακολούθηση (otobiyografik öyküler, Atina, 2006), Βασικός Μέτοχος (polisiye roman, Atina, 2006), Η Αθήνα πρωτεύουσα των Βαλκανίων (öyküler, Atina, 2004),  Ο Τσε αυτοκτόνησε (polisiye roman, Atina, 2003). Kitapları 14 dile çevrildi, Almancaya çevrilen kitapları: Die Kinderfrau. Ein Fall für Kostas Charitos (polisiye roman, Zürih, 2009), Balkan Blues. Geschichten (Zürih, 2005), vs. Markaris Ulusal Kitap Merkezi EKEBI’nin başkanıydı (2008-2009) ve  2005’de Alman Polisiye Ödülü’nü kazandı (Live! adlı romanıyla “Uluslararası” kategoride üçüncülük).

 

Michaela Prinzinger'in bir çevirisi
Michaela Prinzinger 1963’te Viyana’da (Avusturya) doğdu; 1981-86 yıllarında Viyana’da çağdaş Yunan ve Bizans kültürü ve tarihi, ayrıca Türkoloji öğrenimi gördü; 1990-95 arasında Berlin Özgür Üniversite’de öğretim elemanı olarak çalıştı, 1997-98’de “postdoctoral fellowship” kapsamında Princeton Üniversitesi’nde çalıştı; 1999’dan bu yana serbest edebiyat çevirmeni (Yunanca-Almanca), proje yöneticisi, moderatör; 2005’ten bu yana Yunanca yeminli tercüman; aralarında Petros Markaris, Rhea Galanaki, Ioanna Karystiani, Loula Anagnostaki’nin de olduğu pek çok yazarın eserlerini çevirdi; 1993’te Joachim Tiburtius Takdir Ödülü’nü, 2003’te ise Yunanca-Almanca Çeviri Ödülü’nü kazandı. www.mprinzinger.de