Hatırlama Macerası

İZZET

  • Yazarın sesinden Bulgarca metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.
  • Izzet, Valeri Petrov
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Bulgar şair Valeri Petrov’un bir denemesi, Menent Shukriyeva’nın çevirisiyle; ayrıca, Petrov’un Bosnalı meslektaşı Izet Sarajlić’in şiirlerinden yaptığı bir seçki, Mahir Ünsal Eriş’in çevirisiyle.

Okuyucuların olası yanılmalara kapılmalarını önlemek istiyorum. Gördükleri portre, bu satırları yazan kişiye değil de, satırlarda söz konusu edilen şâhsa aittir. Derleme kitabına kendi eserimle değil, yakın ülkeden bir şiir sever kardeşimin portresi ile katılmamın, bu çalışmanın ruhuna daha uygun olacağı kanısına vardım. Ülkenin adı Bosna, şairin ismi ise, İzzet Sarayliç.

Otuz yıl öncesine kadar bu isim benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Bosna hakkında da bir şey bilmiyordum. Tabi bunda şaşılacak bir durum yok: Balkan milletlerinin birbirleri hakkında bilgi sahibi olmaması üzücü bir gerçek olup, birçok olaya sebep veya birçok olayın sonucu olmuştur. Yüzyıllardır komşu olmamıza rağmen, birbirimizin kültürü, geçmişi ve geleceği hakkında edindiğimiz bilgiler çok azdır.

Zengin kültür hayatına sahip olan Batı’nın bizleri tanımadan, apriori olarak, önyargılarına dayanarak edebiyatlarımızı göz ardı etmesine haklı olarak güceniyor, ancak kendimiz gözlerimizi tamamen Batı’nın kültür merkezlerine çevirmişken, lütfedip komşumuzu bir bakışımızla onurlandırmıyoruz! Hele de son zamanlarda!!! Mesela ben, edebiyatta ilk adımlarımı atarken coğrafi açıdan uzak ülkeler olan Fransa, İtalya, Almanya ve Rusya’nın şiir dünyasından etkileniyordum, ama ne var ki yakın ülkelerin, o zamanın Yugoslavya’sı, Romanya, Türkiye ve Yunanistan’ın, en ünlü şairlerinin isimlerini duymamıştım bile... İzzet ile yakın ilişkimden kazandıklarım, şahsen bana, bu büyük çelişkinin farkına varmamı sağladı.

Yakın zamana kadar kendisiyle neden ve ne şekilde arkadaşlık kurduğumuzu bir türlü tam olarak kafamda netleştiremedim. İlk ve son defa kendisiyle yıllar önce Budapeşte’de gerçekleşen edebiyat sempozyumunda görüşmüştük. Bu etkinlik sırasında organizatörler, yaka kartlarımızı bizlere verdiklerinde, delegelerden birinin kendi yaka kartına “Heinrich Heine – Yugoslavya” yazmış olması, bu karşılaşma ile ilgili hafızamdan hiç silinmeyen bir hatıradır.

İşte bu İzzet idi. Bu bağımsız, klişelere tamamen yabancı olan bu kişilik benim ilgimi çekti, kendisi ise yeni tanışmalara sıcak bakan birisiydi. Tanışmamızdan sonraki birkaç günlük süre zarfında neler yaptığımızı hatırlamıyorum, ama birbirimize şiirler okuyup, özgeçmişlerimizi anlattığımızı da zannetmiyorum (hele ben, yıllar sonra İzzet’in Saray Bosnalı Müslüman olduğunu öğrendim). Sempozyum bitince arkadaş olarak ayrıldık ve sonrasında, büyük aralıklarla olmasına rağmen, yazışmaya devam ettik.

Daha sonra, Balkan Yarımadası’nın yüzünü temelinden değiştiren olaylar geliştiğinde, aramızdaki bağlar koptu. Benim Balkanlar’ın Heine’si dostum, parçalanmış Yugoslavya’nın eski bir parçası olan parçalanmış kendi Bosna’sında ne yapıyor acaba, diye kendi kendime soruyordum. Neler yazıyor? Kardeşin kardeşini öldürdüğü bu savaşta acaba o hangi görüşlerin taraftarıydı? Postalara güvenmediğimden dolayı, aklımda doğan bu sorular öylece cevapsız kaldı. Ama yakın zamanda kendisinin kuşatılmış Saray Bosna’da yazdığı son şiirlerini okuduğumda, susmakla hata yaptığımı anladım. O, yurtdışındaki dostlarından, aşırı hüzünlü bir şiirinde kendisinin de belirttiği gibi “Kapının ziline basmalarını” beklemişti, arkadaşlarından ise, Bulgaristan’daki de buna dâhil, ne bir ses, ne bir haber! Yaptığım hatayı biraz olsun telafi etmek amacıyla iki yıl önce birkaç tane şiirini tercüme edip, ülkemizde yayınlayarak şair arkadaşımı mutlu etmek istedim. Ancak eserlerini çevirmeye başladığımda arkadaşımın kişiliğini yakından tanıma fırsatını yakaladım.

Dostumun şiirlerinin beni ne derece etkilediklerini kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Özellikle de savaş yıllarına ait olanlar! Sanatsal gelişimi incelendiğinde, biçim açısından onun, tam istikrarlı olmasa da klasik şiir yazma sanatından olabildiğince içten bir düzyazıya doğru yön aldığı görülebilir. Geleneksel şiir yazma tekniğinin taraftarı olarak bu husus benim hoşuma gitmemeliydi, oysa tam tersi oldu. Neden mi? Aşağıdaki metinleri okuyan herkesin zorlanmadan bu sorunun cevabını bulabileceğini düşünüyorum: Sebep, her sözcüğün taşıdığı inanılmaz doğruluk ve her sözcüğün kaynağında samimiyetin yer almasıdır. Öyle görünüyor ki, şairin kendisi de bunun farkındaymış, çünkü görünüşte birbirini tutmasa da bir yerde “şiirsel olmaları hedeflenen şiirler en zayıf şiirlerdir”, başka bir yerde ise “gerçeğin şiire girdiği yerde şairin karışması yersizdir”, diyor. Ben ise, şaka yaparcasına kendi kendime aslında yazmak nasıl daha kolay olabilirdi diye soruyordum. Belki yalnızca kendini, aileni, arkadaşlarını, olayları gerçekleşmiş oldukları gibi sayfalara dökersen, al sana şiir meydana geldi, cevabını veriyordum.

Daha kolay mı? İzzet’in yüreğine benzer bir yürek taşıyorsan, daha kolaydır. Bu şekilde yazma edebi bir araç olduğunda değil de, yakın insanlarla konuşmak içın, tek imkân olduğunda kolaydır. Aslında çevirisini üstlendiğim şiirlerin güzelliği, işte burada gizliydi. Eserlerinden fışkıran tüm düşünce ve duygular, düzyazıya çok yakındı, ama aynı zamanda da pozculuktan ve yapaylıktan sonsuz denecek kadar çok uzaktaydı. Şairin kendi şehrinin zor ve acı günlerinde sürdürdüğü yaşam ve savunduğu fikirler ile ilgili olan, iyi niyetli, yüreği okşayan, sıcacık şiirler; dökülmüş kan ile harabeler arasında en yakın akraba ve arkadaşlarını kaybetmesine rağmen, kendi insanlık ruhunu koruduğunu, şiir ve toplumsal çalışmalar yoluyla nasıl zor ve karmakarışık anlarda kendisini zaten seven milletinin sevgisini kesin olarak kazandığını ve halkın en sevilen modern şairi olduğuna dair duymuş olduğum sözleri doğruladı. Büyük olasılıkla karşı cephedeki sanatsever kardeşler, İzzet’in doğrularından farklı doğruları savunmuştur diye düşündüğüm de oldu, ancak ben, kimin haklı ve kimin haksız olduğuna böyle uzaktan karar veremezdim. İzzet’in kalemi altından çıkan şiirlerdeki ruhun çoğu zaman nefret duygularının çok çok üstüne çıktığı, benim hissettiğim şeydir. Çoğu zaman” diyorum, çünkü tercüme ettiğim şiirlerin bazı yerlerinde karşı tarafın hiddetle suçlanması seziliyordu. Belki de durum öyleydi, nereden bilebilirim? Belirttiğim gibi sözünü ettiğim şiirler, yüksek seviyeli idi. Dolayısıyla bu şiirler insanı kesinlikle yanıltamaz.

Bundan çok daha önemli bir husus var ki, bence şairler arasındaki kardeşlik duygusu, geriye kalan binlerce farklı düşünceye rağmen, onları geride bırakıp zirvede olmalıdır. Eserlerini çevirdiğim yazar ile yaşadığım yakınlık, beni bu tercüme çalışmalarını yapmam için ayrıca bir sebep oldu. Aramızdaki ortak noktalarının çok olduğu daha sonra anlaşıldı. Gençliğimizde savunduğumuz toplumsal görüşlerimiz örtüşüyordu. Aynı yazar, ressam, sinematograflara hayrandık. Dünya sanatında ve kültüründe yaşanan yeniliklerine karşı sergilediğimiz tavır bile aynıydı. Bunlar yetmiyormuş gibi okuduğum hemen her otobiyografik şiirinden hayatlarımızda gelişen beklenmedik olayların da birbirine çok yakın olduğunu gördüm. Üstelik bu olaylara karşı ikimizin de tavrı aynı olduğu gibi, gençlik hayallerimizin kirletilmesi ve neslimizin özlemini çektiği dünya hayallerinin yıkılması ile ilgili hem acı, hem de her şeye rağmen umuttan yoksun olmayan düşünce ve duygularımız aynıydı. “Komünizm hayallerimiz, daha sonra yaşadığımız tüm hayal kırıklıklarımızın hepsine değerdi!” diyerek, arkadaşım bütün bunları çok güzel ve doğru bir şekilde ifade etmiştir.

Birbirimiz hakkında fazla bir şey bilmeden, bir tanışmada kendisiyle arkadaş olmamızdan duyduğum şaşkınlığımı, yukarıda belirtmiştim. Zamanla, o yıllar öncesi görüştüğümüz sempozyum sırasında birkaç gün içinde birbirimiz hakkında öğrenebileceğimiz şeylerin, aramızda ortak olan şeylerden çok daha az olduğunu sezgilerimizle, bir türlü farkına varılmamış küçük belirtiler yoluyla hissetmiş olabileceğimizi düşünmeye başladım. Tıpkı buzullarda olduğu gibi, bunlar bizim gizli ve görünmeyen parçalarımız imiş.... Ama, yok, hayır, bu kıyaslama hiç de doğru olmaz. Ne de olsa buzullar soğuk bir kütledir. Oysa bizim görüşmemiz olağanüstü sıcaktı.

Bu görüşme bir daha hiç yaşanmayacaktır. Bosnalı dostumu mutlu etmeyi hedefleyen isteğim maalesef gerçekleşemedi. Yaptığım çalışmanın ortalarına vardığımda, dostumun bu fani dünyadan göç ettiği haberini aldım. Çalışmalarıma başladığım zaman yalnızca birkaç şiirini tercüme etmeyi hedeflemiştim, ancak aldığım bu acı haber, bu satırların büyük bir bölümünü önsözünden aldığım “Seçmeler” isimli bir çalışmanın oluşturulmasına neden oldu.

Çok geç kaldım, ancak şairlerin ölüm tarihlerinden sonra da yaşamaya devam ettikleri ve tercümelerimin mükemmel bir şair ve insan olan İzzet Sarayliç’in ikinci kez hayata gelmesine yardımcı olacakları düşüncesi, beni biraz da olsa teselli ediyordu.

Aynı düşünceyi izleyerek şiirlerin birkaçına burada yer veriyorum. Şiirlerin Almancaya çevrilmesi gerektiği için ben özellikle şairin sanat yolundaki ikinci dönemine ait olan, iki yabancı dilde yeniden düzenlenmeleri sırasında manadan az uzaklaşmış ve büyük olasılıkla asıl manadan daha az uzaklaşacak yani serbest şiirlerini seçtim. Böylelikle okuyucuların şiirlerin güzelliklerini göreceklerini ve biz Bulgarların dediği gibi, yürekleriyle hissedebileceklerini umuyorum.

 
İşte şiirler:

YARALARIN ARDINDAN

(Nakon Ranjavanja)

Miki Maslicu

Dün gece bir rüya gördüm,
Slobodan Markoviç özür diliyordu
açılan yaralar için.

Bu tüm zamanların
biricik Sırpça özrüydü,

ölü bir şairin
rüyasında dahi olsa.
 

DERVİŞ İMAMOVİÇ’E VEDA

(Oprostaj S Dervisem Imamovicem)

Derviş İbrahimoviç öldü,
Sezuan’ın değil
Zenica’nın iyi insanı.

Romana dönmüş bir hayat daha.

Ötekiler komünist saraylara kondular,
Derviş hapislere.

Derviş için söylenecek en doğru şey
Kampların aranan sürgünü olduğudur.

Biyografisi,
Ustaşa ,
Alman,
Norveç,
Sovyet kampları.

Nihayet Sarayevo kampında da
bitirdi.

Enternasyonal ve insancıl
Ekim ruhuyla başından vurulan
böylesi bir Derviş İmamoviç.

Zdana’da yeri yurdu.

Zoşçenko ise onurlandırılmış bir ihtiyar olarak
Leningrad’da öldü.

O ise…
Paul Eluard
Mala Duba’da geçirirdi yazlarını.

O ise…
Risto Trifkoviç asla ulaşamadı
Goli Otok’a.

O ise…
Konstantin Biebl hiç atlamadı
On üçüncü kattan.

O ise…
Simon Signoret ve Yves Montand
hiç yıpranmamışlar
Parti’nin kitabı üzere.

O ise…
Kundera, Prag şairi,
Hiç bırakmadı beni Vaclavske Meydanı’nda,
Hiç değişmedi Kafe Slavija’yı
Montparnasse’da bir bistroya.

O ise…
“Aurora” hiç madara edilmedi
Nahimov Akademisi önünde.

O Picasso ya da İvo Andriç gibi
oynaşı değildi Komünizm’in.
O canlı komunizmdi.

Bir kampta ölmüş de olsa,
Bu onun için neredeyse
tamamen normaldi.
 

VLADO DİJAK’A

(Vladi Dijaku)

Ne güzel, Vlado, Bare’de de olsan!

Podgulovi’de ve Sarayevo’da
tüm büfeler kapalıdır.

Bosna’da,
Bir bardak rakıya ulaşabilmek,
Ölümüne ulaşmaktan zordur.
 

HİÇBİR ŞEY BÖYLE TAZELEYEMEZDİ BENİ

(Ništa Me Ne Bi Toliko Preporodilo)

Hiçbir şey böyle tazeleyemezdi beni,
Aynı vagonda, üstümüze düşen
aynı bahar yağmurunun altında olmak kadar
Yirmi yaşımdaki gibi,
müstakbel yoldaşım Sarayliç ile,
Zeljina Popovace’ye yol aldığımız.

Dahası,
ülkedeki o korkunç ölü toprağıyla
Sosyalizm zamanında, Ognjena Price’de
yürüyeceğimi bile sanmıyordum.
Neyse ki, Popvace’de, 1950’lerden beri
hala umut var!
 

ONUN SOKAĞI

(Njegova Ulica)

Yatık çimenleri, ve kadınların
yaka düğmeleri çözülmüş bluzlarını da hayal ederdi.

Gençti.
Hayatın ölümlülüğünden bihaber,
on sekiz yaşındaydı.

Yüzünün nasıl değiştiğini hiç görmediniz.
Yalnızca onun sokağını bilirsiniz.

Bense onu, o hiç uçmayan
eski tahta uçak zamanından tanırım.

Babasının ona, her kavgada birinin düşmek zorunda olduğunu
söylediği zamandan,

İki tutuklanışı arasında annesine
“Anne, beni seviyor musun?” diye sorduğu zamandan

- ve uzun uzun buğulanan gözlerine baktığı sokak boyunca

Şimdilerde onun adını taşıyan.
 

UZAKLIK TEORİSİ

(Teorija Distance)

Uzaklık teorisi,
yaptıklarını riske atmamak isteyenler için
uyduruldu.

Pazartesinin pazartesiden bahsetmek için
olduğuna inanlardan olsam da;
Salı çok geç olabilir.

Zordur elbette, bir bodrumda
bahar dalları altındaymışsın gibi
şarkılar yazmak.

Bundan daha zoruysa,
yazamamaktır onları.

SAVAŞLAR İÇİNDE ÖMRÜMÜZ

(Ratovi U Nasim Zivotima)

Makro Başiç altüst olmuştur
İki Balkan
İki de dünya savaşıyla.
Bu beşincisi.
Bana ve benim akranlarıma.

Vladimir’e gelince,
Onun bile on sekiz aylık ömrünün
yarısı savaşla geçti denebilir.

ESKİ YUGOSLAVYA’DAN DOSTLARA

(Prijateljima Iz Bivše Jugoslavije)

Nedir bu üstümüzdeki alacakaranlık,
dostlar?

Bilmiyorum,
Ne yapıyorsunuz.

Ne yazıyorsunuz?

Kimlerle içiyorsunuz?

Hangi kitapları okuyorsunuz?

Bilmiyorum dost muyuz
bunca şeyden sonra hala.
 

ELLER

(Ruke)

Dolu dolu beş yıl,
elleri askerlerin
silahların kabzalarını tuttu bir.

Sevgili köpeklerini öldürmeye
zorlandılar:
Eller avcı oldu.

Bütün hayatları acı dolu yumruklardı:
Eller boksör oldu.

Ağızlarda dolu kadehlerdi bütün hayatları:
Eller sarhoş oldu.

İşte burada şanslı eller,
yirmi yıldır okşuyorlar.

İşte burada ve şanslı eller.

(1968)

İzzet Sarayliç, 1930 yılında Bosna’nın Doboy şehrinde, bir demiryolu işçisinin ailesinde dünyaya geldi. Çocukluğu Güney Hersek’in Trebinye şehrinde ve Dubrovnik’te geçmiştir. 1945 yılından itibaren hayatının sonuna kadar gazeteci ve yazar olarak çalıştığı Saray Bosna’da yaşadı. İlk şiirlerini 1948 yılında yayımlar ve Eski Yugoslavya’nın en ünlü ve en sevilen şairlerinden biri olur. Hür düşünceleri, insanseverliği ve zamanının toplumsal kusurlarına karşı yaptığı eleştirilerden dolayı, 1953 yılında Yugoslav Yazarlar Birliği, daha sonra da Bosna Komünist Partisi’ndeki üyeliğine son verildi. 1970 yılında Bosna- Hersek Yazarları Birliği’nin başkanlık görevine getirildi. Şehrin kuşatıldığı dönemde Saray Bosna’da yaşadı. 1998 yılında ise Bosna Hersek Bilim ve Sanatlar Akademisi üyeliğine tayin edildi. 2002 yılının baharında vefat etti ve birçok dillere çevrilmiş, yüksek insani değerler taşıyan, çok zengin orijinal şiirleri miras olarak bıraktı.

 

Valery Petrov © Ivo Hadjimischev
Bulgaristan’dan Valeri Petrov
Valeri Petrov 1920’de Sofya’da (Bulgaristan) doğdu, Sofya’da yaşıyor; Sofya Üniversitesi’nde tıp öğrenimi gördü; hiciv dergisi Hornisse’nin kurucularından; Bulgaristan’da sosyalist rejimin çökmesinden sonra siyasete atılarak VII. Büyük Millet Meclisi’nde sol kanattan milletvekilli oldu; şair, oyun ve senaryo yazarı, çevirmen; çok sayıda kitabı yayımlandı, en son yayımlanan kitaplarından bazıları: “Избрано” в 5 тома  (Seçilmiş Eserler, 5 cilt) (Zachari Stojanov Yayınevi, Sofya, 2006), “Лирика” I u. II том (Şiirler,  I. ve. II. Cilt); tiyatro eserleri: Когато розите танцуват (Güller dans ettiğinde), Тeатър, любов моя (Tiyatro, aşkım); senaryoları: На малкия остров (Küçük adada), Рицар без броня (Zırhsız bir şövalye); 2000-2010 arasında Almancaya çevrilen eseri yok; kazandığı önemli ödüllerden bazıları: “Paissij Hilendarski” Devlet Ödülü ve  “Stara planina” Nişanı;  Bulgar Bilimler Akademisi üyesi.

 

Thomas Frahm'ın bir çevirisi
Thomas Frahm 1961’de Duisburg’da (Almanya) doğdu, bugün yayıncı ve Bulgarca çevirmen olarak Sofya’da yaşıyor. Şu anda Vladimir Zarev’in Bulgaristan’ı anlatan roman üçlemesinin ikinci kısmı üzerinde çalışıyor, üçlemenin birincisi 2009’da Viyana’daki Deuticke Verlag tarafından Familienbrand (Aile Yangını) adıyla yayımlanmıştı. Frahm 2009’da Alman Çevirmen Fonu’nun çalışma bursunu kazandı, 2010’da Vladimir Zarev’in Bitieto (Familienbrand) adlı eserinin çevirisi için Goethe-Institut’un “Brücke Berlin” Ödülü’ne aday gösterildi.