Hatırlama Macerası

DALMAÇYA KAPISI (Ruhlar)

  • Yazarın sesinden Hırvatça metin
    Sie benötigen den Flashplayer, um dieses MP3 zu hören.

Hırvat yazar Dalibor Simpraga’nın bir öyküsü, Azra Özdemir’in çevirisiyle.

I

İlk önce pazartesi, Noel’e üç gün kala Katya hastalandı. Mazeret olarak tabii ki. “Yalan söyleyenin, güçlü hafızası olmalı.” derdi ilkokul matematik öğretmenim. İnsan söylediğine inanırdı belki, eğer bir ay önce Yılbaşı arifesinde yıllık iznini kullanarak ve Noel tatili ile birleştirerek tam tamına sekiz gün tatil yapacağını yanlışlıkla ağzından kaçırmasaydı.

Şimdi on gün, daha doğrusu hafta sonu günleri ile birlikte tam on iki gün tatili olacaktı!

O zaman şefleri, vardiyalarını düzenlerken, daha önce yaptıkları kombinasyonların ve vardiya takaslarının mümkün olmadığını, herkesin kendi vardiyasında, dini inançları ve ihtiyaçlarını göz ardı ederek çalışması gerektiğini tek tek bildirdi.

Nedenini belirtmedi. Eskiden yaptığı gibi, “Tepedeki öyle istedi…”yi bile mırıldanmadı.

Bu açıkça bir güç gösterisiydi, şeflerin olağan sadizmi...

Değiştirmelere moratoryum uygulanmasının gerçek bir sebebi yoktur. Yazılı olmayan kanunlara göre sunucular, vardiyalarını aralarında değiştirebilirdi, herkes bilinçli ve dürüst olduğundan dolayı, hiçbir zaman karışıklık söz konusu olmamıştı. Çünkü, bir kaç günü birleştirmenin tek yolu buydu. Örneğin, üç gün deliler gibi çalıştıktan sonra dördüncü gün serbest olabiliyordun.

Katya, diğerlerinden birkaç gün önce moratoryum haberini aldı. Şefle “arası iyiydi”.

Böylece bağırsakları bozuldu.

Bu hastalığın bu ülkede alternatif bir ismi de vardı: “mükemmel hastalık”. Sen istediğinde ortaya çıkar, ihtiyacın kalmadığında da yok olur gider.

Bu Katya’nın ukalalığının doruk noktasıydı. Geri kalan beş sunucunun onun vardiyalarını doldurması gerekliliği de cabası.

Bütün süre boyunca kendini tutmayı başardı. Noel tatili için eve gidiş planı köpük gibi eridi gitti fakat o, kaderine razı olmaya karar verdi. Kızgınlık olmadan. Tamam, yaparım diye düşünüyordu. Birazcık toparlanıp vardiya listesini (Katya için özel olarak yapılan ayarlamalarla) gözden geçirdiğinde şunu fark etti; Noel arifesinde eve gidip dolu dolu iki gün kalabiliyordu. Ondan sonra da gece otobüsüne atlayıp üçüncü gün işe vaktinde yetişebiliyordu.

Ama nihayet, Noel ziyaretini yapmaya karar verdiğinde artık otobüs bileti kalmamıştı. Üniversite öğrencileri, işçiler, herkes vaktinde biletini satın almıştı. Sadece o, bir köpek misali gişeden eli boş döndü.

Eve gelip sağa sola birkaç telefon etti ve sanki şansı bir anda yüzüne gülmüştü. Bir tanıdığı, bir sebepten dolayı Noel için “aşağı tarafa” gitmek üzere ancak öğleden sonra yola çıkabiliyordu ve onu almaya gelecekti. Ismarlama gibi!

Ivan ile aynı lisedeydi. İki sınıf üstteydi ve birbirlerini çok iyi tanımıyorlardı. Onun sınıfından bir kızla birlikteydi. Uzun boylu, kambur duruşluydu, ne pis ne de güzel kokardı. İki üç defa üniversitedeki partilerde karşılaşmışlardı. Önemli değildi, Imotsko’ya otobüsle gitmesinden daha kısa sürede varmasını sağlayacaktı.

II

Savaştan iki sene sonrasıydı ve denize doğru uzanan tenha yollarda otoban henüz yapılmamıştı. O gün ikisinin geçeceği yol Dalmaçya’ya uzanan D-1 ana yolu, Zagreb-Split etabı, Panon yaylasından dağlık Kordon ve Lika’ya gidiyor, yavaş yavaş tırmanarak en son büyük engel olan Velebit geçidine doğru uzanıyordu. Kıştı ve Ceneviz siklonu bütün ülke üzerine yoğun, ağır magmatik bulutlar getirmişti. Yoğun kar yağışı bekleniyordu.

Her ne kadar öğlen yarımda da, bir buçukta da hava durumunu okumuş olsa da “karlı tipi olasılığı, Lika ve Gorski Kotar’dan geçecek olan şoförlerin dikkatli olması gerektiği” uyarı cümlesini yeterince idrak etmemişti.

Saat 14.00’e kadar çalışmıştı. Ivan, gecikmeden 14.05’te kapının önünde onu bekliyordu. Ivan’ın eski Opel pikabı, süratle ilk tepecikleri ve dönemeçleri dönüyorken onlar muhabbete dalmışlardı. Karşı yoldan üstü karla kaplı araçlar gelmeye başlamıştı, fakat onların gittiği yol kuru ve sadece bulutluydu. Dolayısıyla çok takılmadan yollarına devam ediyorlardı. Kendi şehirlerine doğru acele ediyorlardı. “Saat dokuza kadar orada olmam gerekiyor.” diye birkaç kere tekrarlamıştı Ivan.

Kış ağır ama çekici bir görüntü sergiliyordu, toprağın gri ve bulutlu gökyüzünden daha parlak olması, tersinden farklı renklerde peyzaj yaratıyordu. İnsanların yaşamadığı, son askeri harekât esnasında boşaltılan yerlerden geçiyorlardı. Tek tük, uzakta, karanlığın içinden bir kafenin veya yolcu durak yeri olan binaların ışıkları görünürdü.

Plitvice Gölleri civarında, ormanlarda, tepelerde ilk karla karşılaştılar. Fakat kar temizleme makineleri yolu temizlemiş, beyazlamış köknar ağaçların altında asfalt simsiyah görünüyordu. Sırf bilinçli olduğunu ispatlamak adına “Kar lastiklerin var mı?” diye sordu.

Susuyordu.

En nihayetinde “Var bir şey, kar lastiği mi bilmiyorum…” diye söyledi. Korenica’dan sonra kahve içmek için durdular. Dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Kahvehane şaibeli tiplerle doluydu. Bara yakın bir yerde, üzerindeki ışıklar yanıp sönen, dalları plastikten bir Noel ağacı duruyordu. Çabucak kahvelerini içtiler ve toparlanıp kalktılar. İlk kar tanelerini, verandanın altındaki ışıklarda, park yerine giderken fark ettiler.

Karanlık dönemeçlere doğru, siyah renkli yollara koyuldular. Yağış, aralıklı olarak devam ediyordu, ortada endişe verici bir durum yoktu. Arabada ısıtma sistemi çalışmıyordu. Adam deri eldivenlerini giymiş, kadın ise ellerini cepte tutuyordu. Bir kaç gün önce Varşova Sokağı’nda satın aldığı Peru şapkasıyla kulaklarını iyice örtmüştü. İyice koltuğa gömülmüş, üç dört saat içinde varacağı, ailesinin sıcacık oturma odasının resmini göz önüne getirerek ısınmaya çalışıyordu. Masada oturan neşeli annesini, erkek kardeşini ve babaannesini görüyordu…

Yolun ikiye, Velebit’e doğru ve sola Knin’e doğru ayrıldığı, Graçac’ta benzin doldurdular. Ivan Knin’e doğru giden yola saptı. “Burası daha kısa. Yol nerdeyse bir saat daha kısa sürüyor.”dedi. Yorum yapmadı. İyice montunu sarmaladı, şapkayı iyice kulaklarına çekti ve önlerinde uzanan karayoluna gözlerini dikti. Kar yağmaya devam ediyordu. Bu tali yolda araba sayısı azalmıştı. Daha doğrusu karşı yoldan gelen tek tük arabalar vardı.

Yol iyice dönemeçliydi. Motorundan yüksek seslerin geldiği Opel, sonsuz sayıdaki yükseltilere doğru ilerlerken kar yağışı yoğunlaşmaya başlamıştı. Akabinde, yarım saat sonra her şey sanki daha kolay olmaya başlamıştı. Gidiyorlardı, aynı şekilde dönemeçler aşağı doğru uzanarak beyaz gri karışık kar dalgaları arasındayken, kalbinden, en kötü aşamayı kat ettiklerini geçiriyordu. Güney Lika’dayız diye tahayyül etmeye çalıştı. Hatta haritayı gözünün önüne getirmeye çalıştı fakat oldum olası coğrafyası iyi değildi. Düşüncelerini okumuş gibi Ivan “Şimdi yavaşça Dalmaçya’ya doğru iniyoruz” diye teyit etti. Şimdiye kadar çıktığımız yol kahrolası bir kıvrımdı, şimdi iyiyiz. Herhalde durur artık kör olasıca …”

Ancak bu memnuniyet uzun sürmedi. Yakılmış evlerin bulunduğu, boş ve karanlık yolun bir kısmını geçtikten az sonra sert bir dönemece geldiklerinde, kar bulutunun içinden bir arabanın kırımızı ışıkları önlerinde belirdi ve Ivan frene aniden basarak bir metre mesafe kala durmayı başardı. Anlaşıldığı üzere o araç tipi nedeniyle oluşan konvoyun son arabasıymış.

Bakıştılar. “Allah’ın belası, nedir bu?” diye sinirli bir şekilde söylendi Ivan. Kısa bir aradan sonra “Kahretsin, sigara yakmam lazım.” diye ekledi. İç cebinden kutuyu çıkardı ve kadına sarılmış esrar teklif etti. “Al, al çekinme. Yeterince var, ilkbahara yetecek kadar var!”

Kabul etti. Arabanın içi dumanla doldu. Esrar etkisini çabuk gösterdi ve her şey daha dumanlı görünmeye başladı. Gerçi konvoy hareket etmiyordu ama her şekilde, önlerinde duran aracın kırımızı ışıkları altında, egzoz dumanı içinde dolaşan kar taneleri onları eğlendiriyordu.

Birer tane daha içtiler ve Ivan hızlıca kapıyı açtı “Gidip ne olduğunu görmem lazım, burada kamp kuracak değilim ya…” dedi. “Dokuza kadar Imotsko’da olmalıyım!” diye tekrarladı.

Hızlıca hareket ederek çok geçmeden tipi içinde kayboldu.

Kadın her ne kadar sakin gibi görünüyor olsa da galiba sıkıntısını ona da bulaştırdı. Sigara içiyordu ve ara ara tırnaklarının etrafındaki ölü deriyi koparıyordu. “Her koşulda kaybeden olmak zorunda mıyım?” diye düşünüyordu. Neyse ki bu tarz düşünceler kısa sürüyordu. Tam o anda radyoda yeni bir şarkı çalmaya başladı ve girişteki mandolin tellerinin tatlı, kısa seslerinin güzelliğine daha da kapılabilmek için radyonun sesini açtı. Eve gidecek, sıcacık yatağına girecek, gece lambasının altında, lisedeyken azimli bir şekilde biriktirdiği dergilerini karıştıracaktı. Nostaljiye teslim olmak… Ana rahmindeki gibi huzurlu olmak...

Ivan uzun süre dönmedi. Tipinin etkisinden dolayı eğilmiş, omuzlarında ve saçlarında oluşmuş kar birikintisiyle, en sonunda geldi. Arabaya girdi ve ancak ondan sonra, saçında ve kayak montu üzerindeki karları silkeledi. Orada, ileride bir yerde BM kamyonunun devrildiğini ve kar temizleme aracı ile çekicinin beklendiğini haber verdi.

Normalde böyle bir haber üzerine olması gereken çaresiz ve depresif bir sesten uzak, sakince “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu kadın. Ot yapacağını yaptı, diye düşündü. Her şey aslında çok komik geliyordu. BM kamyonu deniz aşırı bir ülkeden gelsin, tanrının unuttuğu bu yerde, bu havada devrilsin.

İvan, torpidonun gözünden eski püskü bir harita çıkardı. Aynanın altındaki ışığı yaktı ve dikkatlice incelemeye koyuldu.

“Geri dönsek de Zadar üzerinden gitsek çok mu uzak olur?” diye sordu kadın.

“Yok ya, unut onu” dedi Ivan. “Şuradan daha kısa bir yol var. Yanlış hatırlamıyorsam barikatlar varken gittiğim bir yol vardı. “İki buçuk saatte Imotsko’dayız her türlü!” diye ekledi.

Ivan becerikli bir manevra ile yolun soluna bakarak yavaşça konvoydan ayrıldı ve arabayı geriye döndürdü. Yalnızdılar, onlardan başka kimse gelmemişti. Sanki en son onlar gelmişti o lanetli civara.

Birkaç kilometre sonra sapak göründü.

“İşte!” diye sesini yükseltti ve sanki birinden kaçıyormuş gibi o yöne doğru saptı. Aslında kadından çok kendini ikna edercesine “Görürsün, buradan Knin’in hemen yakınına çıkacağız. Ondan sonrası kolay!” diye vurguladı. Bir kaç metre sonra geniş yol, bir anda karla kaplı, etrafı karlı dallarla daha da daralmış, daracık bir yola dönüştü.

Kadın, bu o kadar da iyi bir fikir değilmiş diye düşündü, ama bir şey söylemedi. Varırız, er ya da geç!

“Kahretsin, gerçekten her yerde fena yağmış.” dedi Ivan ve arabayı gittikçe derinleşiyormuş gibi gelen yola doğru sürmeye devam etti.

III

Belgradlı yazar, Mihajlo Pantic bir denemesinde “Akdeniz vurgunu” diye bir belirtiden bahseder. Şöyle ki; güneye doğru seyahat ederken, arabayla veya trenle giderken ve karasal bölgelerden denize yakın bölgelere girdiğinizde, bazen birdenbire olumlu bir huzursuzluk ve dinçlik, kaynağı tanımlanamayan bir mutluluk hissetmeniz söz konusu olur.

Yolda ortaya çıkan bu belirti, Dalmaçya’da D-1 anayolu üzerinde, Gracac-Knin etabında meydana gelmektedir. “Akdeniz vurgunu” bu noktada aniden ortaya çıkar. Sadece birkaç yüz metre içerisinde köknar ve çam ağaçlarının yerini maki, meşe ağacı ve benzeri türde bodur Akdeniz iklimine has ağaçlar almaktadır. Bir kaç dakika içerisinde, siz camdan dışarı seyre dalmışken, iki iklim hattı yer değiştirir.

Kontinent ve Akdeniz'in, Lika ve Dalmaçya’nın teması, son derece ilginç ve de tarihi olarak nitelendirilebilecek bu kıvrımda gerçekleşiyor. Burada ezelden beri böyle bir sınır vardı. Geçmiş zaman içinde iki İlirya’lı halk, Liburn ve Yapodlar arasında, daha sonra Habsburg Monarşisi ve Venedik Cumhuriyeti daha doğrusu İtalyan Krallığı arasında var olan sınır. Bu sınır, Avusturya ile Macaristan’ı böler gibi krallığın ortasındaydı. Bu ayrım en yakın tarihe kadar korunmuştur. Tam tamına iki yüz yıldır bu bölgesel sınır korunmuş, bugün bile o yoldan geçerken, söz konusu yerde devletin iç yönetim birimlerinden birinin uğurlama, diğerinin karşılama tabelalarını görürsünüz.

Bazılarının isimlendirdiği gibi “Dalmaçya’nın Kapısı” stratejik olarak iyi bir yere sahipti, geçişlerin denetlenmesi amacıyla konumlandırılmış kaleden dolayı, çok ateşli çarpışmaların mekânı olmuştur. İstilaları esnasında Avarlar, Slavlar, Tatarlar hatta ve hatta Kudüs’e giderken Haçlı Orduları bile iki defa buradan geçmişlerdir. Türk seferleri sırasında da birkaç sıkı çatışma meydana gelmişti. Çünkü buradaki kaleyi fethetmek diğerlerine nazaran, stratejik anlamda, epey önde olmak anlamına geliyordu. En sonunda, yine aynı noktada, 1809 senesinde Avusturyalılar ile Napolyon’un askerleri arasında çok sıkı bir çarpışma gerçekleşmişti. Demek istediğimiz, bu kadar küçük bir yerde, fakat büyük zaman diliminde birçok ordunun askeri, kemiklerini burada bırakmıştır.

IV

Araba yumuşak bir şeye tosladı, motor öksürür gibi ses çıkardı ve durdu. Kendilerine gelir gelmez arabadan indiler ve arabanın yolun ortasında, sanki onu biri özellikle yapmış gibi, duran bir kar birikintisine çarptığını gördüler. Farlar altında belirli belirsiz duran beyaz renkli yumak, tuhaf bir şekle sahipti. Ivan çizmesinin ucuyla biraz kar eşeledi. Üst yüzeyin altında koyu renkli bir şey görünüyordu fakat Ivan’ın çizmesi ile aralarında ince tırtıklı buz tabakası vardı. Tipi, buzun üzerini çok hızlı bir şekilde yeni kar tabakasıyla örtüyordu.

Çizme hareketini tekrarladı ve bir anda vıcık vıcık bir şeye ulaştı.

Ivan içten şaşırarak “Tanrım, bu ne ki?” dedi.

Bu yumuşak kamburun tepesine topuğunu sertçe vurunca, önlerinde duran yığın dağıldı ve bir anda far ışığı altında korkunç denilecek şekilde ortaya üç adet büyük kaburga çıktı. Yol üzerinde yatan bir hayvanın büyük, beyaz ve sivri kaburgaları.

Kadın korkudan yavaşça silkelendi, adam ise kendini bırakmıyordu. Üzeri karla kaplı bir ağaç dalını kopararak, üzerindeki karı silkeledi ve ölü hayvanın üzerindeki karları temizlemeye koyuldu. Ölü inek, hem de çürümenin en ileri aşamasında! Kaburgaların arasında çürümeye yüz tutmuş koyu renkteki iç organlar görünüyordu.

“Kahretsin, şimdi napacağız?” diye o gün ilk defa kadın söylendi.

Ivan yüzü asık bir şekilde, ayakları kar içinde, bembeyaz bir ortamda, koyu renkli yara gibi duran ve içinden inek kaburgalarının da göründüğü engele bakıyordu. Bir anda arabaya döndü ve motoru çalıştırmayı denedi. Ancak marş, çaresiz bir şekilde motoru harekete geçiremiyordu.

Arabaya, kışa, kara lanet okuyarak ısrarla arabayı çalıştırmaya çalışıyordu. En az on dakika sürdü. Ama maalesef…

Kadın hala dışarıda kar üzerinde soğuktan titriyordu. Sanki dışarıda olursa ineğe bakacakmış, durumu ve marş denemeleri hafifletecekmiş gibi arabaya girmek istememişti.

Ivan onun tarafındaki kapıyı açtı.

“Farların yanmaya devam etmesi pek de iyi fikir değil. Zaten elektrik zayıf, akü boşalacak. Hadi gir içeri, düşünürüz bir şeyler.” dedi.

Kadın arabaya bindiğinde ışıkları kapattı ve kapkaranlık içinde bir sigara yaktı.

“Bir akıllı ben değilim” dedi. “Bu kıyamette her hangi bir şey onarmam mümkün değil. Şu anda yapılabilecek en iyi şey, ana yola geri dönüp, otostop çekip, bari en azından gece yarısına kadar evde olmaktır. Düşünsene, bu gece çekici bulmak! Noel gecesi. Nöbetçi olsa bile ilk bulduğu birahanede içerek kendinden geçiyordur.”

Kadın bir anda, arka koltukta duran iki ağır çantasını düşündü. Karlar içinde kim taşıyacak şimdi onları?

“Bekle, az dur. Ana yoldan ne kadar uzakta olduğumuzu da bilmiyoruz?” dedi.

“Aaa yeter.” dedi Ivan. “Evet. İyi bir plan sayılmaz, yolda donarız.”

O şekilde epeyce oturdular. Adam birkaç defa motoru çalıştırmaya çalıştı ama nafile. İçerisi iyice soğuk olmaya başlamıştı. Ön camları nerdeyse tamamen karla kaplanmıştı. Ivan silecekleri çalıştırınca önlerinde belli belirsiz bir yol görünüp hızlıca karanlık içinde kayboluyordu.

Gerçek ümitsizlik. Soğuk ve karanlık, arabanın içinde zaman geçtikçe duman oranı artarken oksijen azalıyordu.

Biraz temiz hava almak için kadın camını yarıya kadar açtı.

Bu arada tipi biraz dinmişti ve sağda, ileride bir yerde gecenin karanlığında zayıf bir ışık gördüler.

“ O ne ki...?” diye sordu kadın, şaşkın bir şekilde.

“Evin biri herhalde…”

“Oraya gidip sorsak ya? Ne bileyim, burada böyle donarız.”

V

Kapıyı, kalın yelek ve onun da üzerine asker yeleği giymiş yaşlı bir adam açtı. Başlarına geleni anlattılar ve adam onları içeri davet etti. Paslanmış boruları duvar boyunca uzanan, beyaz odun sobasının yanında, mavi renkli yün iplikten çorap ören yaşlı bir kadın oturuyordu. Bütün odayı aydınlatan sadece gazlı lamba vardı ama içerisi cennet sıcaklığındaydı.

Onları içten kabul ettiler ve masaya geçmeleri için davette bulundular. “Aç mısınız çocuklar?” sorusunun cevabını beklemeden “İhtiyar, o peynirden ve poğaçadan çıkar” diye emretti. Yaşlı kadın tamamen karanlık olan yan odaya geçti ve elinde iki tane metal tabakla geri döndü. Bir yerden iki kalın bardağı kaptı ve masanın çekmecesini açarak servis çıkardı.

“Biz sadece telefonunuz var mı diye soracaktık” dedi Ivan. “ Ne telefonu ”dedi ihtiyar adam.

“Burada evladım ne elektrik, ne telefon ne de televizyon var. Telleri kestiler, televizyonu götürdüler...”

İhtiyar adam vitrinden rakı şişesini çıkarıp doldururken “Siz onu bunu bırakın da bir rakı içer misiniz?” diye sordu. “Küçük bardaklarımız da yok, mecburen büyüklerden içeceğiz.” Yaşlı adam kendine de bardak çıkardı ve herkesin bardağını ağzına kadar doldurdu.

“Sabahı beklemekten başka çareniz yok. O ateşin yanında ısınmaya bakın. Kar durdu, ama yine yağacak. Hiç bir şey olmasa, evde birkaç yatak var. Yerleşin, sabaha da yola çıkıp birilerini yakalamaya çalışın.”

Rakılar arka arkaya, poğaçalar eşliğinde muhabbet açıldı. Ivan bir anda sağına soluna baktı, evin içerisinde Noel’e dair her hangi bir işaret göremedi! İçi hafiften titrese de şaşkınlığını belli etmedi. Konuşmanın yönünü hep genel tutmaya çalıştı; kar, hayatın zorluğu vb. İyi bir anı yakalayarak arabaya kadar gidip yeni bir sigara paketi alması gerektiğini dile getirdi. Tam kapıya geldiğinde “Madem gidiyorsun, gelirken makyaj çantamı da getirsene, çantanın üst kısmında…” diye seslendi kadın. Ivan, yine başlamış ve eskisinden daha yoğun olan tipi içinden bir şekilde Opel’e ulaşmayı başardı. İlk önce şoför yan koltuğunun süngeri içinden, bu akşam teslim etmesi gereken sarılı paketi, akabinde de koltuğun altındaki silahı çıkardı. Yavaşça silahın emniyetini açarak kurşun içeride mi diye kontrol etti. Ondan sonra da kazağını kaldırarak silahı altına yerleştirdi. Sonra da kendi çantasını ters çevirerek kahrolası makyaj çantasını aramaya koyuldu. “Dişlerini fırçalamasına ne gerek vardı ki şimdi?” diye düşündü. Arabayı kilitlemiş, eve doğru yürüyordu ki sigara paketini almadığını hatırladı.

Kardan adam gibi her tarafı bembeyaz vaziyette odaya daldı. Üzerindeki karı silkeledi ve duvarı arkasına alacak şekilde başka bir masaya oturdu. Üçü Ivan’a bakmadan sohbet ediyorlardı.

Kadın yaşlı adama “Köyde sizden başka kimse var mı?” diye soruyordu. Onun yerine yaşlı kadın cevap verdi “Kimse yok evladım. Münzeviler gibi yaşıyoruz.”

Rakılar peşi sıra doluyordu. Gece ilerliyordu. İhtiyar adam vitrinden üçüncü tabağı çıkararak, ucu kıvrık bir bıçak aldı. Raftan iki tane kuru soğan ve tuzluk indirdi. Soğan ve peynir keserek, kelimelerinin arasında ağzına bunlardan parçalar atıyordu.

“Savaştan önce ormanda çalışıyordum evladım. Tam emekli olmak üzereyken ağacın biri devrildi ve ayağımı kırdı. Böylece ben, evladım, savaş başladığında Zagreb’te hastanedeydim. Oradayken düşündüm ne yaparım, ne ederim diye. Yaşlı kadını da burada tek başına bırakamazdım. Onun yerine, onu da alıp oğlumun yanına gideceğime, ben hastaneden kaçıp güzelce buraya döndüm! İçimde nereye giderim, ne yaparım diye çok düşündüm… ve saire, ve saire...”

Bu arada yaşlı kadın sobanın yanındaki koltuğunda çoktan sızmıştı. Gece yarısı yaklaşmıştı ve yaşlı adam kanepeye geçmişti. Yana dönerek, “kimsenin kalmadığı bu yerde onların neden kaldığını” anlatan hikayeye devam etti.

“Biliyor musun, Riyeka’da oğlum var benim. Bizi yanına almak istedi ama bu yaşta ben başka yere, üstelik ihtiyar kadınla birlikte nasıl gideyim. Terk edilmiş köyde ne yapacaksınız diye sordu kaç defa? Ben de ona, oğlum köy savaştan önce de sakin ve boştu, fark yoktu. Ölü sayısı yaşayan sayısından hep fazlaydı dedim. Canım da bir yere gitmek istemiyor, gidebilecek durumda da değiliz. Gücümüz kalmadı. Oturuyoruz burada, ölümü bekliyor ve öldüğümüzde bizleri gömecek birilerinin olması için Tanrı’ya dua ediyoruz.”

VI

Ivan kadına, tuvalet nerede diye sorduğunda yaşlılar çoktan uykuya dalmışlardı. Kadın ona tuvalet yok diye cevap verdi. “Galiba sen sigara almaya gitmiştin, bana izah ettiler. İhtiyacın olursa hemen evin arkasına geç dediler.” Adam asılı duran kayak montunu alıp kollarına geçirirken kafasını yana sallayarak “Ne biçim fakir fukaralık böyle…” diye söylendi.

Dışarı çıktığında gece soğuğu vardı. Kar yağışı yine zayıflamış, ara ara kar taneleri yüzüne düşüyordu. Hatta ileride, yukarıda bir yerde bulutlar dağılmış, oluşan boşlukta ay görünmeye başlamıştı. Sessizlik hakimdi. Ivan eve doğru dönerek baktı ve kadının evden çıkıp da onu işerken görmemesi için birkaç metre ileriye, beyazlığa doğru yürüdü.

Tamamen yalnızdı. Çizmeleri derin kara gömülürken zar zor yürüyordu. Utanç daha ağır basmıştı.

Göründüklerinde pantolonunu daha yeni açmıştı.

İlk etapta ne olduğunu anlayamadı. Önce karlı rüzgar yapıyor diye düşündü ama hava sakindi ve de hiç esmiyordu. Sonsuz soğuk vardı ve her şey aslında çok net görünüyordu. Yok, hayır, rüzgâr yanılsaması değildi bu.

Karanlığın içinden, sağ tarafta koyu renkli gölgelerden oluşan bir kortej göründü. Çok hafif bir uğultu eşliğinde ilerliyordu. Detayları tam görebilmek için fazlasıyla uzaktı.

Büyülenmiş gibi yerinde duruyordu.

Bunlar nerden çıktı, diye düşünüyordu hem de kimsenin olmadığı bir köyde.

Elleri pantolonun üzerindeydi ve sadece kendini daha güvende hissedebilmek adına elini kazağının ve montunun altına, silah kabının üzerine getirdi. Ben onlara saldırmayacağım, umarım onlar da bana saldırmaz…

Gölgeler, tutsaklar veya din adamları misali, uygun adımlarla beyazlığın içerisinde hep aynı yöne doğru ilerliyorlardı. Ara ara kısık uğultu içerisinde gülme ve konuşma sesleri geliyordu, fakat kısa süre sonra tarif edilemez sessizlik yerini alıyordu.

Uzunca bir süre geçtiler, ara ara aralarındaki mesafe daralır ve yoğunluk oluşsa da tekrar istiflerini düzenliyorlar ve ilerlemeye devam ediyorlardı. Bir ağacın önündeki çalılar arkasında gözden kayboluyorlardı, ondan sonra nereye ilerlediklerini görmek mümkün olmuyordu. Gözünü kırpmadan onları izliyordu. Zaman ilerliyordu. Kortej kesilmiyordu. Burada düzlük alanda, gözünün önünde yüzlercesi geçiyordu.

Bu şekilde bir saatten fazla durdu. Soğuktan vücudu katılaşmış, yüzü ve parmakları donmaya yüz tutmuş ama oradan ayrılmak, eve gitmek istemiyordu. Hayatı boyunca böyle bir şeyle hiç karşılaşmamıştı.

Bir anda arkasından “Ivan...” diye seslenen bir ses duydu. Kadın dikkatlice onun çizme izleri üzerinden karda yürümeye çalışarak yanına yaklaşıyordu. “Nerde kaldın be adam? Bir yere düştüğünü ve donduğunu düşünmeye başladım.” Kadın yanına geldiğinde “Bak!” dedi ve kafasını gölgelere doğru çevirdi.

“Nedir bu?” diye fısıldadı.”Kim bu insanlar?” diye sordu sessizce.

“Halüsinasyon olduğunu düşündüm. Demek ki sen de onları görüyorsun?”

“Nasıl görmem?”

“Bir şeyler mırıldandıklarını da duyuyor musun?”

“Hayır. Hiç bir şey duyulmuyor. Sessizlik olduğunu anlamıyor musun?

Sakince onları izliyorlardı. Olağanüstü bir olayı sakinlikle izler gibi. Çok korkak kişilerin, gerçekten son derece korkutucu olayları, en ufak bir korku duymadan izledikleri sık rastlanan bir durumdur.

Orada seheri izler gibi duruyor ve izliyorlardı. Sanki o hayaletlerden onlara bir zarar gelmeyeceğine emindiler.

Sıra biraz duraksadı ve içlerinden dördü diğerlerinden ayrıldı. Çapraz yola, onlara doğru ilerlemeye başladılar. Üzerlerinde asker kıyafeti olduğunu, göğüslerinde çaprazlamasına silahlarının asılı durduğunu seçebilecek kadar yakına geldiler.

İçlerinde bir tanesi onların durduğu yere, daha doğrusu az sola, eve doğru parmağını uzattı.

“Regardez là-bas! Regardez là-bas!”, diye seslendi

Diğer üçü ise ellerini alınlarına götürerek, güneşten korunmaya çalışır gibi seçmeye çalışıyorlardı.

“La maison! Regardez là-bas, la maison!”

“Je ne vois rien”, dedi diğeri.

“Moi non plus”, ekledi üçüncüsü “Je ne vois rien.”

Bir süre daha durup eve doğru baktılar.

VII

Şafağı masada oturarak karşıladılar. Yaşlı kadın koltuğunda yüzü eğik bir vaziyette horluyordu. Yaşlı adam ise eli yanağının altında, kanepede usulca uyuyordu. Ivan ağır ağır masadan kalktı ve kadına bakarak “Gidelim mi?” diye sordu. Kapıya doğru sallanarak yürüdü. Yavruağzı renkli kış sabahında evden çıktılar. Çalılar ve çitler arasından, istemeyerek arabaya ilerlediler. Geceleyin gölgelerin ilerlediği düzlüğe baktı. Şu anda karla kaplı, Tanrının unuttuğu dümdüz bir alan gibiydi. Şekilsiz, yer yer ufak, çıplak ağaçlarla delinmiş, Pieter Bruegel’in resimlerindeki gibiydi.

Araba, tepesinde ve kaputunda beyaz bir şapkayla, yol üzerindeki kambura saplanmış vaziyette onları bekliyordu.

Arabanın hemen yanında yol ve düzlük alan bir patikayla bölünmüştü. Ayak izleri olmadan sadece bir derinlik vardı. Gece yağan karla kaplanmıştı.

Düzlük içerisinde kaybolmaya yüz tutmuş patika yolunu göstererek “Bu onlardan mı kaldı?” diye sordu kadın.

“Ya, bana bir şey sorma.” dedi adam. Elini cebine attı ve şıngırdayan anahtarlarını çıkardı. “Tahmin et ne oldu. Arabanın bagajında yedek, eski bir akümün olduğunu az önce hatırladım. Gerçekten aklım neredeydi bilemiyorum. Belki onun yardımıyla çalışır.”

Arabanın yanına geldiklerinde adam koltuğunun altından küçük bir süpürge ve akü kablosunu çıkardı. Kadına “Ben değiştirene kadar, biraz temizleyebilir misin?” diye sordu “Ver, ver…” diye cevapladı kadın. Arabanın üzerinden süpürgeyi kadına doğru uzattı. Bir ses dikkatini çekti ve tam dönmeden, omuz hizasından arkasına bakmaya çalıştı.

Çok uzakta değil, düzlüğün diğer tarafında üzerinde “Fanta - hayatı yaşa!” yazan sarı brandalı bir kamyon geçiyordu.

“Bak” dedi kadın. Biz aslında yola çok yakınmışız! Bu yol ona paralel gidiyormuş meğersem!”

“E, ne anlamı var şimdi…”

“Ah bilseydik… Buradan çapraz yola girerdik. Birileri dururdu elbet. Şimdiye eve varmıştık.”

Ivan direksiyonun altına doğru eğilip kaputu açmak için kola uzanırken “Varırız ya, öyle ya da böyle…” diye söyledi. “İki buçuk, en geç üç saat içinde varırız. Bu sefer gerçekten söylüyorum. Sadece şu aküyü bir değiştireyim…”

 

Dalibor Šimpraga © Darko Tomaš
Hırvatistan’dan Dalibor Šimpraga
Dalibor Šimpraga 1969’da Zagreb’de (Hırvatistan) doğdu, halen orada yaşıyor; Zagreb’de Hırvat ve Güney Slav edebiyatı ve dilbilim öğrenimi gördü; serbest yazar (romanlar, kısa öyküler); Hırvatistan’ın en büyük dergisi Globus’un yayıncısı ve kültür editörü; edebiyat dergisi Fantom Slobode’nin yayıncılarından; çok sayıda kitabı yayımlandı, en son: Anastasia (roman, Zagreb, 2007); Kavice Andreja Puplina (kısa öyküler seçkisi, Zagreb, 2002); 22 u hladu (çağdaş Hırvat edebiyatı antolojisi, Zagreb, 1999); 2008’de ilk romanı Anastasia ile şu anda Hırvatistan’ın en büyük edebiyat ödülü olan roman@tportal.hr ödülünü kazandı; Hırvat yazarlar birliği “Hrvatsko društvo pisaca” üyesi.

 

Gérald Kurth'un bir çevirisi
Gérald Kurth 1968’de Solothurn’da (İsviçre) doğdu; Bern, Zagreb, Paris ve Chicago’da Slav dilleri ve edebiyatı, Fransızca ve sanat tarihi öğrenimi gördü. 1997’den 2005’e dek Bern Üniversitesi Slav Enstitüsü’nde Boşnakça/Hırvatça/Sırpça asistanı ve okutmanıydı. 1999’dan bu yana serbest edebiyat çevirmeni (Boşnakça, Hırvatça, Sırpça, Makedonca, Çekçeden Almancaya, Almancadan Boşnakçaya, Hırvatçaya, Sırpçaya çeviri yapıyor), örn. Robert Walser’in Jakob von Gunten adlı eserini Boşnakçaya çevirdi (Jakob von Gunten u školi zaborava, Lukavac, 2001). Midhat Kapo çevirisi: Verschwunden im Übergang (Lukavac, 2000); 2005’te doktora tezini Etnos ve Kozmos arasında kimlikler: Makedonya’daki Romanların Edebiyatı Üzerine İncelemeler konusunda yazdı (Wiesbaden, 2008).