KAFKA’NIN MİRASI
Yaşamı boyunca pek tanınmayan, yakın arkadaşı Max Brod'a verdigi vasiyetinde tüm yazdıklarının imha edilmesini isteyen Franz Kafka, Brod’un “ihaneti” sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşecekti.
A. Ömer Türkeş
1924 yılında, henüz kırk yaşındayken hayata veda eden Franz Kafka, kendisinden sonraki kuşaklara verdiği ilhamla bütün bir 20.yüzyıla damgası vurmuştu. Yaşamı boyunca pek tanınmayan, yakın arkadaşı Max Brod'a verdigi vasiyetinde tüm yazdıklarının imha edilmesini isteyen Franz Kafka, Brod’un “ihaneti” sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşecekti.
Efsanenin yükselişi savaş sonrasının her açıdan yıkılmış Avrupası’nda başladı ve 1950’lere gelindiğinde ünü bütün Avrupa’yı kapladı. Kafka’ya gösterilen ilgide dönemin ruhsal ve zihinsel atmosferi ile Kafka’nın öne çıkardığı temalar arasındaki şaşırtıcı örtüşmesinin etkisi inkar edilemez. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kalabalıklar, yabancılaşma, kısaca modern bireyin bunalımları ya da kabusları diyelim isterseniz.
İşte bütün bunlarla örülüdür hikayeleri. Ama Kafka’nın büyüklüğü o kabusları hikayeleştirmesinde değil, hikaye ediş tarzında, uslubuyla yarattığı Kafkaesk dünyasındadır. Kafkanın dünyası çok katlı okumalara öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Edebiyat tarihinde metinleri Kafka kadar didiklenen bir başka yazar bulmak zordur. 1950’lerde Lucas, Adorno, Benjamin, Brecht gibi Marxistlerin gerçekçilik üzerine yaptıkları canlı, zengin ve eşsiz tartışmalarda merkezi bir yer tutan Kafka, Varoluşçu yazarlar –özellikle Camus- tarafından da benimsenmiş, çevrildiği dillerin edebiyatlarına yayılan etkileriyle 20.yüzyılın hiç kuşkusuz en çok okunan ve taklit edilen yazarı olmuştur.
Kafka Türkiye’de
Kafka’nın türkçeye çevrilmesi fazla gecikmedi. Ancak bu çevirilerden önce -1954 yılında- Kafka hakkında kaleme alınan üç makaleyi anmadan geçmek istemem. Fikret Ürgüp’ün “Varlık” ve Melahat Özgü’nün “Kültür Dünyası” dergilerindeki makalelerinin başlığı aynıydı; “Franz Kafka”. Cevad Erginsoy’un “Forum” dergisindeki makalesi ise “Kafka ve Kanun” ismini taşıyordu. Türkçedeki ilk Kafka kitabı “Değişim”in yayım tarihi 1955’tir. Yeni Ufuklar Yayınları tarafından hazırlanan kitabın çevirmeni Vedat Günyol’du. Bir yıl sonra Varlık Yayınları A.Turan Oflazoğlu çevirisiyle “Ceza Sömürgesi”ni yayımlandı. “Duruşma”nın yayın tarihi 1960, çevirmeni Sabahattin Eyüboğlu, yayımcısı Çan Yayınları’ydı.Kafka’nın eserlerinin Türkiye’nün düşünsel ve edebi hayatına nasıl bir etki yaptığını anlayabilmek için Kafkaesk dünyaya adım atmak gerekir. Milan Kundera, “Roman Sanatı” adlı incelemesinde dört belirleyici nitelik saptamış. Kundera’ya göre Kafkaesk”in ilk niteliği şu: “[Kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar”. İkincisi; “[Kişiler] için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onların bütün varlığı bir hatadan ibarettir”. Üçüncüsü; “Cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. Cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: Ceza suçu arar”. Ve dördüncüsü; “Kafkaesk dünyada komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanılmıştır”.
Kafka’nın ilk çevrildiği 1955’ten bugüne kadar geçen 70 yıllık süreçte Türkiye Cumhuriyeti’niin siyasi ve toplumsal ortamı, başta adalet olmak üzere bütün kurumunun işleyişi Kafka’yı bile hayrete düşürecek kadar “Kafkaesk”tir. İşte bu nedenle Kafka’nın etkisi hem hızlı hem derin hem de kesintisiz olacaktır. Kafka ile ilk tanışan 50 Kuşağı‘nın öne çıkan isimlerinden Ferit Edgü, 1961’de kaleme aldığı yazıda bu gerçekliği şu cümlelerle özetler;
“Biz hemen hiçbir ayrımı olmadan onun ülkesinde yaşıyoruz. Bütün savunmalar, bütün konuşmalar boş. Aynı dili konuşuyoruz, istesek de istemesek de yapıyoruz bunu... Bütün her şey gözümüzün önünde olup bitiyor. Sanki bir ‘Ceza Sömürgesi‟nde yaşıyoruz... Bütün çaresizliklerimizle bütün olanaklarımızla biz Kafka‟nın bütün yapıtlarıyla çizdiği o ülkede, o saçma, o bunaltı, o yalnızlık ülkesinde yaşıyoruz, evet hiçbir ayrımı olmadan, orda…”
Demir Özlü’nün 1966 yılındaki makalesinde de benzer düşünceler öne çıkar;
“Bugünkü Türk aydınının durumu Dava‟daki Joseph K.‟dan ayırt edilemez. Çeşitli ekonomik, toplumsal, tarihsel ve uluslararası koşulların elinde oyuncak olmuş Türk insanının durumu Kafka‟nın ‘Kanun Önünde’ anekdotunun kahramanının kaderiyle tıpa tıp uymaktadır. Şato‟daki K.‟nın durumu eksiksiz Türk insanının durumudur…”
Burjuva bireyin bunaltısı
Tahsin Yücel, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Orhan Duru, Fikret Ürgüp, Vüsat O. Bener gibi isimlerin de yer aldığı 50 Kuşağı yazarlarının kaba, köhne ve saçma bir dünyanın yalnız ve yabancılaşmış bireyinin ruh halini, umutsuzluğunu ve hedefini bulmayan isyanını sergilerken kullandıkları en etkili araç kara mizah ve ironiydi. Hissettikleri bunaltıyı - ama kendilerini çevreleyen toplumdan ve siyasetten kaynaklanan bunaltıyı, gelenek ve göreneklerin baskısını gösterebilmek için saçmalıkları, zıt ruh hallerini ve zihniyet tarzlarını duygusuz bir şekilde bir araya getirerek yarattıkları mizah gerçekten karanlık ama etkileyicidir. Acı bir gülüşle özetlenebilir bu kuşağın yazdıkları. Bu anlamda Kafka’nın eserlerine gerek tematik gerek üslup anlamında yakınsama söz konusudur.60’lı yıllardan başlayarak birey toplum çatışmasını, modernizmin yarattığı zihinsel karışıklığı ele alan roman sayısında artış görülür. “1950 Kuşağı” yazarlarının başlattığı bu ilgi hem kuşağa dahil hem de kuşağın dışındaki yazarları yeni anlatım tekniklerine yöneltmiştir. Kafka ve Kafkaesk yine çekim merkezidir. Öyle ki Yaşar Kemal’in bile bu tarzdan bir novellası vardır. Yaşar Kemal 1960’ların sonunda yazdığını söylediği "Tek Kanatlı Bir Kuş" 2000’li yıllarda yayımlanmıştı. Soyut bir duygu olan korkuyu işleyebilmek amacındaki Yaşar Kemal, kendi çizgisinin dışına çıkıyor, mesela akıldışılığını ortaya koymak için yer yer "absürd"e bile yaklaşıyordu. Yaşar Kemal romanlarında dayanışmacı bir yan vardır, bu hikayesinde yalnızlık dikkat çekiciydi. Becket'in "Godot'u Beklerken"ini, Kafka'nın "Şato"sunu anımsatan "Tek Kanatlı Bir Kuş"un -yalnızlığın boğuntusuyla bütün hayatını çay demlemeye adamış- istasyon şefi ya da atandığı kasabaya bir türlü gidemeyen posta şefi sanki bir Kafka romanından çıkıp gelmişler izlenimi veriyorlardı.
Melih Cevdet Anday’ın 12 Mart 1971 darbesinin habercisi olan “Gizli Emir” romanı Türkçe yazılan romanlardaki en iyi Kafka yorumlarından birisiydi. O yılların atmosferinden yapılmış soyutlamalarla bütün otoriter, baskıcı iktidar yapılarını, bu ilişkiler içine hapsolmuş insanların çaresizliğini ve şaşkınlığını anlatıyordu. Kafka gibi Melih Cevdet’in romanında da tasvir edilen zaman, mekân ve kişiler sanki bir karabasanın, kötü bir düşün içinden çıkıp gelmişlerdi. Herşey saçmaydı ama bu saçmalık gerçeğin ta kendisiydi.
60’ların, 70’lerin siyasi ve toplumsal atmosferinin bireylerde yarattığı dehşet ve boğuntu Bilge Karasu, Oğuz Atay, Erhan Bener, Çetin Altan, Erdal Öz gibi yazarların romanlarına da yansıyacaktı. 80’lerden sonra ise Kafka etkisini hissettiğim yazarlar olarak “Gölgesizler”le Hasan Ali Toptaş, “Hafif Metro Günleri”yle Murat Yalçın, "Romantik Korku"yla Hakan Bıçakcı, “Şehrin Kuleleri”yle Tayfun Pirselimoğlu, “Kar”la Orhan Pamuk, “Belleğin Kış Uykusu”yla Mehmet Eroğlu, “Bütün Aşkların Gömüldüğü Yer” ile Haldun Çubukçu’ isimlerini sayabilirim.
Kafka’nın izini sürebileceğimiz daha pek çok roman olduğunu hatırda tutmakta yarar var. Zira Kafka’nın şaşkın kahramanlarının içine düştüğü saçmalık aslında modern insanın göğüslemek zorunda olduğu bir dünyanın metaforundan başka bir şey değildir. Bu nedenle ister Türkiye’de, ister bir başka ülkede modern burjuva bireyin boğuntusunu anlatan her yazarın yolu zorunlu olarak Kafka’ya çıkacaktır.
Çeviri: Çiğdem Üçüncü