Dans sanatında meslekler Çokkültürlülük out, transkültürellik in

„Dialoge 09 - MAXXI Bernd Uhlig 2009“

21. yüzyılın dansçıları ve koreografları hem hiçbir yere ait değil, hem de her yere ait. Dansla ilgili meslekler uluslararası bir nitelik kazanıyor.

 Bu gelişmenin en öne çıkan örneği "Forsythe Company": 22 kişiden oluşan grubun dansçıları on bir ayrı milletten. Grubun fikir babası ve baş dansçısı William Forsythe New York’ta büyümüş. Grup ise 2004’ten bu yana Dresden ve Frankfurt’ta yaşıyor. Ya da Forsythe’nin memleketlisi Meg Stuart’ a bakalım: Berlin’de yaşıyor, grubu Damaged Goods’un merkezi Brüksel’de. Stuart 1991 yılında aldığı bir davet üzerine Leuven Klapstuk Festivali’ne katılmış ve burada ilk uzun koreografi çalışması Disfigure Study’i sergileme imkânı bulmuştu. Gösterim öyle büyük bir ses getirdi ki, Stuart Amerika’dan çok Avrupa’da yaşamaya başladı ve 1994’te Brüksel’de kumpanyasını kurdu. Bu kararı vermesinin en önemli nedenlerinden biri de, grubun ilk kez Belçikalı bir kumpanya olmamasına rağmen devlet desteği almasıydı.

Almanya’da tiyatrolarda (içimizdeki yabancıyı tarif ettiğimiz sözcüklerle söyleyecek olursak) "göç geçmişi olan" oyuncuların sahneye çıkması daha çok bir istisna teşkil ederken, güzel sanatlar ve müzikte olduğu gibi dansta da uluslararası kariyer yapmak daha kolay. Bu trend 90’lı yıllarda küreselleşmenin neden olduğu ülke ve şehir değiştirme dalgasıyla daha da arttı. Alman tiyatrolarında artık göçmenlerin ikinci ve üçüncü nesil çocuklarının sahnede kendi hikâyelerini canlandırdığı oyunlar tartışılıyor ve böylece -bir zamanlar göklere çıkarılan- çokkültürlülüğün farklılaştırılması masaya yatırılıyor. Oysa dans sanatında göç, göçmenlik öylesine olağan şeyler ki, sanatsal pratiklere neredeyse hiç yansımıyor. Çünkü dans için göç olgusu bir anlamda sanatsal faaliyetin olmazsa olmaz koşulu: İnsanlar yeni şeyler öğrenmek ve icra etmek için ülkelerini terk ediyor. Ancak ele aldığımız her iki göç hareketinin temelinde de ekonomik koşullar yatıyor. Sanat eleştirmeni ve deneme yazarı Nicolas Bourriaud’un sözleriyle ifade edecek olursak, "Çağdaş sanat, kendini çevreleyen ekonomik koşulların çağdaşıdır."

Çok-dillilik her yerde

Dansın uluslararası bir sanat dalı olmasının çeşitli nedenleri var: Birçok ülke çağdaş dans sanatını gelişmesini sağlayan eğitim kurumlarına ve finansal destek gibi bir alt yapıya sahip değil. Genç dansçılar ya örneğin youtube’dan faydalanarak kendi kendilerini eğitiyor ya da eğitim için yurtdışına gidiyor. Dans sanatı bu anlamda da tiyatrodan çok farklı. Çünkü tiyatro eğitimi veren kuruluşlarda Alman olmayan öğrencilerin sayısı çok az. Bu durum doğal olarak yeni sorunlara kaynak teşkil ediyor: Henüz eğitim sırasında vize almak gibi kafkaesk bir bürokratik engelin aşılması gerekiyor öncelikle. Bu durum eğitim bittikten sonra da devam ediyor: Mezun olanlar serbest dansçı ya da koreograf olarak çalışmak istediklerinde devlet desteğine ihtiyaç duymayacak sürekli bir gelirleri olduğunu kanıtlamak zorundalar. Buna ek olarak 2008 yılı krizinin yarattığı tedirgin atmosferde sınırları aşmak ve vize almak yine zorlaşmış gibi görünüyor. Bu yeni sorun sanatsal hayatın içinde (şimdilik) hissedilmiyor.

Frankfurt Müzik ve Gösteri Sanatları Yüksek Okulu mezunu Arjantinli koreograf Paula Rosolen şöyle diyor: "Herkes ülkesinden beraberinde kendi hikâyesini, bedeni üzerine bildiklerini, kendi kültürünü getiriyor. Benim deneyimlerim Polonyalı, Koreli, Rus ya da Çinli arkadaşlarımdan çok farklıydı. Aldığımız eğitim ortak bir dil yaratmaya çalıştı." Rosolen, "İnsan olarak çok gelişiyorsunuz", diyor ve ekliyor: "İnsan burada kendisininken ve birlikte yaşadığımız ülkedekilerden çok farklı hikâyelerle karşılaşıyor, tanışıyor." Uluslararasılık ve kültürlerarasılık bu ortamda -örneğin ten tene, kemik kemiğe birlikte çalışan bedenlerin farklı özelliklerinde- iç içe geçiyor. "Evrensel" bir sanat biçimi olan dans da bir dönüşüm geçiriyor: Bugün dansın sınırları aşan anlaşılabilirliğinin nedeni, sözel olmamasından ziyade, hem hareket dilinin, hem de konuşulan dilin çok-dilli olması. Provalarda konuşulan dil ise her durumda İngilizce.

Bedenin kültürel özellikleri

Son yıllarda az da olsa birkaç koreografi çalışması dansta prefigürasyonu konu ediyor. Örneğin Taylandlı koreograf Pichet Klunchun’un Nijinsky Siam adlı gösterimi dansla gerçekleştirilen, içine kapalı kültürel alanların kimliğini sorgulayan ve geleneklerin -burada klasik balenin ve Tayland geleneksel dansı Khon’un- iç içe geçtiği, birbirine tercüme edildiği bir kültür karşılaştırması. Çünkü sanatsal esin kaynaklarını ulusal sınırlara hapsetmek mümkün değil. Monika Gintersdorfer ve Knut Klassen de bu tercümeyi estetik bir araç olarak kullanıyor: Koreograflar Fildişi Sahilli ve Alman dansçılar arasında karşılaşmalar canlandırarak, onları birbirleriyle ve izleyicileri dansçıların sosyalizasyon ve öğrenme süreçleriyle tanıştırıyor. Bunu yaparken, dansın kültürel konteksini ortaya çıkarmak ve tartışmak adına çok-dilliliği ve çeviri edimini (Alman dansçı sürekli Fildişili dansçının anlattıklarını çeviriyor) kullanıyorlar.

Dans sanatı gündelik yaşamda ve sahnede işte bu şekilde küreselleşmenin hareketliliğini takip ediyor: Günümüzde 175 milyon insan doğduğu ülkede yaşamıyor ve bu sayı giderek artıyor. Son nüfus sayımı verileri ABD tarihinde ilk kez azınlıkların doğan çocuklarının beyazlarınkinden daha çok olduğunu gösteriyor. Kimlikler, etnisiteler ve uluslar birbirini dışlıyor. Meg Stuart bir söyleşide şöyle demiş: "İşim sırasında biteviye sorduğum soru, kendini her yere ve aynı anda hiçbir yere ait hissetmeme deneyimi." Bu durumda dans, transkültürel ve transnasyonel kimlikler oluşturuyor. Kültüreler ve kendini ifade etme biçimleri iç içe geçiyor ve, -tabiri caizse- ütopik bir ortam oluşturuyor. Gelecek zamanlar bu ortamda kültürel farklılıklarla biçimlenmiş toplumlar oluşturabilir ve onları denemeye tabi tutabilir.